CHP çok uzun zamandır yalnızca kötü yönetilen bir parti değildir; daha ciddi olan, 1940'lı yıllardan itibaren kendisine ait olmayan bir siyasal aklın içine sıkışmış olmasıdır. Bunu söylerken konuya günlük parti içi çekişmeler, kurultay hesapları, adaylık yarışları, belediye dengeleri ya da ekranlarda kimin daha çok göründüğü tartışmalarının ötesinden bakıyorum. Asıl soru çok daha derinde: CHP hâlâ Cumhuriyet’in kurucu iradesini taşıyan bir parti midir, yoksa emperyalizmin rızasını “demokratlık”, piyasaya teslimiyeti “rasyonellik”, finans çevrelerine güven vermeyi “sorumlu siyaset” sayan bir sosyal demokrasi anlayışının vitrinine mi dönüşmektedir?
CHP’nin önünde bugün iki yol var: Ya devrimler yapmış, devlet kurmuş, ümmetten ulus, kuldan yurttaş yaratmış; işgal altındaki bir ülkeden bağımsız bir Cumhuriyet çıkarmış tarihsel iradenin bugünkü temsilcisi olacak... Ya da kendi kurduğu Cumhuriyet’e yabancılaşmış, halkçılığı seçim bildirgelerine sıkıştırmış, devletçiliği utangaç bir nostaljiye çevirmiş, bağımsızlıkçılığı tören konuşmalarına hapsetmiş bir parti olarak kalacaktır.
Tartışmanın özü budur.
Bugün CHP’nin zihinsel sınırlarını çizen etkili çevreler, Cumhuriyet’in bağımsızlıkçı damarını “eski dünya”, “ulusalcı refleks” ya da “devletçi tortu” diye küçümserken; emperyalizmin onayladığı sosyal demokrasiyi ilericilik diye sunuyor. Teslimiyeti açıkça savunamadıkları için “dünyayla uyum”, “uluslararası güven”, “piyasaları ürkütmeme”, “yatırım iklimini koruma” gibi daha steril kavramlar kullanıyorlar. Fakat sonuç değişmiyor: Halkın çıkarı, finans kapitalin beklentilerine; üreticinin kaderi, piyasanın disiplinine; siyasetin ufku, dış sermayenin onayına bağlanıyor.
Bu anlayış, CHP’yi tarihsel rolünden koparıyor. Devleti kuran partiyi, devletin tasfiyesine seyirci kılıyor. En temel ilkesi halkçılık bir partiyi, halkı yalnızca seçmen ve sosyal yardım alıcısı olarak gören bir düzleme itiyor. Kamuculuk kökenli bir partiyi, kamu varlıklarını piyasa mantığıyla yönetmeye alıştırıyor. Bağımsızlıkçı bir gelenekten gelen partiyi, dış finans çevrelerinin takdirine muhtaç bir muhalefet partisine dönüştürüyor.
CHP’ye giydirilmek istenen elbise yeni değil tabii. Önceki dönemlerdeki anomalileri bir tarafa bırakarak devam edecek olursak, bu elbise 12 Eylül'de biçildi, 24 Ocak kararlarıyla zorla giydirildi, Gümrük Birliği ile özel bir versiyonu yaratıldı, IMF ve Dünya Bankası reçeteleriyle daraltıldı, Kemal Derviş yasalarıyla tam olarak finans kapitale iliklendi, en sonunda da bütün partilere “çağdaş, rasyonel ekonomi politikası” diye dağıtıldı. Kim giyerse giysin sonuç değişmedi: Halk yoksullaştı, çiftçi tasfiye edildi, işçi örgütsüzleştirildi, esnaf zincirlerin karşısında yalnız bırakıldı, kentler ranta açıldı, belediyeler borç ve ihale düzenine mahkûm edildi, yurttaş müşteri, seçmen de birkaç yılda bir sandığa çağrılan edilgen bir kalabalık haline getirildi.
Bugün tüm muhalif siyasetle birlikte CHP’nin önündeki soru şudur: Bu zinciri kıracak mı, yoksa zincirin kırmızı kravatlı halkası olmaya devam mı edecek?
Çünkü CHP’nin rakibi yalnızca AKP değildir. Mesele yalnızca Erdoğan, saray rejimi ya da bugünkü iktidar bloku da değildir. CHP’nin asıl hesaplaşması gereken şey, Türkiye’de bütün siyasal alanın sınırlarını çizen neoliberal ekonomi politikadır. Ülkeyi kim yönetirse yönetsin, eğer borçlanmaya, özelleştirmeye, taşeronlaşmaya, tarımın tasfiyesine, emeğin ucuzlatılmasına, kamunun küçültülmesine ve yerel yönetimlerin rant-kredi cenderesine sıkıştırılmasına dayanan aynı düzlemde kalıyorsa, sonuç değişmez.
“Biz daha iyi yönetiriz“ ya da “Gerçek sahibi biziz“ demek bu yüzden yetmez.
Neyi daha iyi yöneteceksiniz? Dış borca dayalı büyüme modelini mi? Finans çevrelerinin kapısında güven tazelemeyi mi? Halkın alın terini faiz, kur, rant, ihale ve banka düzenine teslim eden mekanizmayı mı? Sömürü düzeni daha nezih kadrolarla yönetildiğinde halkçı bir düzene dönüşmez. Aynı arabayı daha iyi kullandığını iddia etmek, eğer yol aynı uçuruma gidiyorsa, siyaset değildir.
CHP’nin ihtiyacı olan şey, piyasanın güvenini kazanacak bir dil değil, halkın güvenini yeniden kuracak bir programdır. Çiftçiyi şirketlerin, bankaların ve ithalat lobilerinin elinden kurtarmadan halkçılık olmaz. Kooperatifleri ayağa kaldırmadan üretim bağımsızlığı olmaz. Ziraat Bankası’nı yeniden çiftçinin, Halkbank’ı yeniden esnafın ve küçük üreticinin bankası yapmadan kamuculuk olmaz. Stratejik sektörlerde kamusal planlama olmadan ekonomik bağımsızlık olmaz. Belediyeleri arsa satan, kredi arayan, ihale dağıtan kurumlar olmaktan çıkarıp halkın yönetime katıldığı, üretimin örgütlendiği, yoksulluğun kaynağına müdahale eden kamucu merkezlere dönüştürmeden yeni bir siyaset kurulamaz.
Bakın hiç mırın kırın etmeden, konunun çevresinden dönmeden belirtmek isterim: Bu CHP'nin, ülkenin en büyük şehrinin en büyük enerji dağıtıcısını daha birkaç yıl önce, aynı AKP gibi, ciddi ciddi özelleştirmeye kalktığını unutamayız. Hiçbir mağduriyet, bu konuda siyasal olarak taraf seçmeye engel değildir, açıkça belirtmek isterim.
Bu kabul edilebilecek bir siyasi çizgi değildir.
Siyaset, geçici kaynaklar yaratarak halkın çaresizliğini yönetme sanatı değildir; halkın kaderini değiştirme iddiasıdır.
Liberal akıl tam da bunu istemiyor. Vatandaş örgütlenirse, bütçeyi sorarsa, ihaleyi sorarsa, borcu, kamu malını, altyapısını sorarsa; toprağını, suyunu, emeğini, kentini, okulunu, hastanesini savunursa; parlatılan sosyal demokrasi maskesi düşer ve o maskenin altından da bildiğimiz sermaye düzeni çıkar.
Bu nedenle CHP’nin önündeki tercih nettir. Ya piyasanın dilini konuşan, halkın öfkesini sandığa kadar soğutan ya da, kimlikçilik, mezhepçilik tartışmalarıyla bütünleşik yapısına saldırılmasına sessiz kalarak emperyalizmin rızasına uygun bir sosyal demokrasi tabelası olarak kalacaktır. Ya da kendi tarihsel köklerini bugünün koşullarında yeniden üretecek; bağımsızlıkçı, halkçı, kamucu ve Cumhuriyetçi bir kurucu aklı yeniden inşa edecektir.
Bunun ortası yoktur.