Turgay DEVELİ Yazdı
Türkiye'yi son yirmi küsur yılda kasıp kavuran Erdoğan fenomenini yalnızca onun kişisel özellikleri, iktidar tutkusu ya da giderek sertleşen yönetim anlayışı üzerinden açıklamak, Türkiye’nin son yarım yüzyıllık dönüşümünü anlamaya yetmez. Erdoğan, 12 Eylül’den 24 Ocak kararlarına, Gümrük Birliği ve benzeri uluslararası anlaşmalardan Kemal Derviş yasalarına ve IMF reçetelerine uzanan ekonomi politik hattın içinde yükselmiş; o düzenin sağladığı imkânlarla iktidara gelmiş ve uzun süre onun en etkili uygulayıcılarından biri olmuştur.
Onu önceki liderlerden ayıran temel özellik, neoliberal politikaların kaçınılmaz olarak ürettiği krizler kapıya dayandığında, kendisinden öncekiler gibi siyasi mezarlığa gönderilmemek için devletin ve siyasetin bütün araçlarını kullanarak pozisyonunu koruyabilmiş olmasıdır. İttifaklarını değiştirmiş, kurumları kendi iktidarının ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirmiş, uluslararası sermayenin çizdiği sınırları kendi lehine esnetmiş ve hatta delmiştir.
Bugüne gelirken, iktidarın sertleşmesi, bahsettiğim düzenin başlangıçtaki imkânlarının tükendiği ölçüde aşama aşama gerçekleşmiştir. Dış kaynak akışı zamanla zayıflamış, dış borçlanmaya dayalı büyüme modeli tıkanmış, satılacak kamu varlıkları tüketilmiş, üretim kapasitesi aşındığı için alternatif yaratılamamış ve yoksulluk toplumun geniş kesimleri için kalıcı bir hayat biçimine dönüşmüştür.
Bu arada çok sık söylenen ve doğrudan kötü niyetli ve yanıltma amaçlı değilse en hafif tabirle alıklık olarak tanımlayabileceğimiz bir argüman da, dış kaynak akışının Türkiye'de demokrasinin gerilemesi sebebiyle azalmış olduğudur ancak bunun doğru olmadığını her platformda bıkmadan anlatmaya devam etmeliyiz.
Dış kaynak akışı, Türkiye demokrasisi geriledi diye kesilmemiştir. Türkiye demokrasisi, dış kaynak akışı kesilip normal yollardan seçim kazanmayı zorlaştırdığı için geriletilmiştir. Dış kaynak bolluğu, 2008 global finansal krizi sonrası dönemde yaşanan anormal bir parasal genişleme dönemi sebebiyle yaşanmış ve para aşama aşama evine döndükçe kesilmiştir.
Lafın kısası, geçmişte dış finansmanla, sonrasında da içeride para arzı, kredi, tüketim ve geçici refah görüntüsüyle örtülmeye çalışılan gerçek, yani Türkiye'nin gerçek bir ekonomik değer üretememesi gerçeği artık saklanamamaktadır.
Erdoğan’ın baskı aygıtlarına daha fazla yaslanması da bu değişimden bağımsız değildir. Kaynak dağıtamayan, toplumsal rıza üretmekte zorlanan, iplere yaslanan bir boksör gibi savunmasız olan iktidar, itiraz alanlarını daraltarak ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bu ortamda refah vaadinin yerini güvenlik söylemi, siyasal uzlaşmanın yerini baskı alır.
Erdoğan'ın düzenin bir aparatı olduğu tespiti, Erdoğan’ın sorumluluğunu azaltmaz. O, bu düzenin çaresiz bir yolcusu değil; bilinçli uygulayıcısı ve kriz derinleştikçe iktidarını korumak için daha sert yöntemleri tercih eden başat siyasal aktörüdür. Ancak bütün sorumluluğu tek kişiye yüklemek, Erdoğan sonrasında da aynı ekonomik düzenin sürdürülmesine hizmet edecektir. Kişiyi mahkûm edip sistemi aklayan bir siyaset, halkın yaşadığı yoksulluğun nedenlerini ortadan kaldırmaz.
“Erdoğan giderse her şey düzelir” sözü bu nedenle bir siyasal program değildir, olamaz. Yoksulluğun, sömürünün, borçlandırmanın, kamunun tasfiyesinin, emeğin değersizleştirilmesinin, tarımın çökertilmesinin ve ülkenin finans kapitale bağımlı hâle getirilmesinin sorumluluğunu tek kişiye yüklemek, bu politikaların tarihsel ve sınıfsal niteliğini görünmez kılar. Yıpranan lider gider, yerine başka bir yüz gelir; ekonomik tercihler ve sermaye ilişkileri değişmediği sürece düzen işlemeye devam eder.
Türkiye bu döngüyü defalarca yaşadı. Özal’dan Demirel’e, Çiller’den koalisyon hükümetlerine kadar farklı partiler ve liderler iktidara geldi; fakat ekonominin temel doğrultusu değişmedi. Seçmen iktidarı değiştirebildi, fakat düzeni değiştiremedi.
Bu nedenle asıl soru, ülkeyi (ya da bir partiyi) hangi kişinin yönettiğinden önce, yönetimin kimin adına, hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda hareket ettiğidir. İktidarın adı değişebilir; ancak kamu kaynakları sermayeye aktarılıyor, emek değersizleştiriliyor, halk borçlandırılıyor ve karar süreçlerinden dışlanıyorsa, tabelaların değişmesi toplumsal dönüşüm anlamına gelmez.
Türkiye’de sosyalist geleneklerin bazı kesimleri dışında siyasi partilerin büyük bölümü mevcut ekonomik düzenin dışına çıkmayı düşünmüyor. Sosyal demokrat olduğunu söyleyen merkez partiler bile piyasayı değişmez gerçek, dış borcu zorunluluk, finans kapitalin güvenini ekonomik başarının ölçüsü, halkı ise sandıktan sandığa çağrılan, sosyal yardımlarla güdülen edilgen bir topluluk olarak görüyor. Tartışma düzenin değiştirilmesi üzerine değil, aynı düzenin kimin tarafından "daha iyi" yönetileceği üzerine kuruluyor.
Cumhuriyet Halk Partisi'nin eşsiz önemi tam da burada ortaya çıkıyor. CHP, Cumhuriyet devrimlerini gerçekleştirmiş, ümmetten ulus, kuldan yurttaş yaratma iddiasını başarmış; bütün tarihsel eksiklerine ve ideolojik savrulmalarına rağmen geniş bir toplumsal hafızada halkçı dönüşüm ihtimalini temsil etmeyi sürdürmüştür. Parti uzun yıllar neoliberal saldırıya karşı bütünlüklü bir alternatif üretmekte zorlanmış, kimi dönemlerde bu politikaların taşıyıcısı hâline gelmiş olabilir. Buna rağmen arkasında hâlâ eşitlik, adalet, laiklik ve bağımsızlık arayışını taşıyan (ve bu uğurda şarkıcılar türkücüler de dahil herkes tarafından hayal kırıklığına uğratılıp duran) milyonlar bulunmaktadır.
Asıl soru, CHP’nin bu toplumsal birikimi yeni bir halkçı dönüşüme yöneltip yöneltemeyeceğidir.
Erdoğan'ın iktidarda kalmak için yaptığı manevralardan ve şapkadan çıkardığı tavşanlardan bahsetmiştim. Bugün ise Erdoğan'ın manevra alanının artık hemen hemen kalmadığı bir noktadayız. Artık Erdoğan'ı iktidarda tutan şey dışarıdan aldığı meşruiyet ve içerinin sosyolojisidir.
CHP ise iktidarın tüm bu sallantısına rağmen, bugünkü politik yönelimi ve içine sıkıştırıldığı kimlik sınırlarıyla iktidar olamaz. Eskaza iktidar olsa bile bu iktidar halk için olmayacaktır. Zira sorun yalnızca seçim kazanmak değildir. Asıl mesele, seçim sonuçlarını belirleyen ekonomik ilişkileri, toplumsal değerleri ve siyasal bilinci değiştirebilmektir.
Kimlik, mezhep ve yaşam tarzı üzerinden kurulan siyasal gerilim, halkın ortak ekonomik çıkarlarını görünmez hâle getiriyor. İşçi, emekli, çiftçi, esnaf, memur, genç, kadın ve işsiz aynı ekonomik düzen tarafından ezilirken, siyaset onları ortak talepler etrafında buluşturmak yerine birbirlerinden korkmaya yöneltiyor.