Hayat Neden Bu Kadar Ağırlaştı? - 7

GÜNCEL - 03-06-2026 08:17

Turgay DEVELİ Yazdı 

Altı haftadır insan hayatına baktık. Okul sıralarından plaza katlarına, ücretlerden kiralara, bireylerden ailelere, yalnızlıktan ekranlara, ekranlardan bitkin zihin ve bedenlere uzanan ince çizgiyi, bu ince çizgi üzerinde hayatta kalmaya çalışan insanları takip ettik. 

Şimdi biraz da devletlere ve siyasete bakmak gerekiyor.

Bu yazı dizisinde anlattığım dönüşümler ilk bakışta bireyin hayatına dair görünebilir. Ancak okuldan işe, konuttan aileye, sağlıktan güvenliğe uzanan bu değişimlerin hiçbiri yalnızca bireysel düzeyde yaşanmadı. Hayatı şekillendiren ekonomik ve toplumsal düzen değiştikçe, bu düzenin üzerinde yükselen siyasal kurumlar ve devlet yapıları da değişti. Özellikle son kırk yılda birçok ülkede hâkim hale gelen anlayış, toplumsal sorunların çözümünü giderek kamusal kurumların ve siyasal kararların alanından çıkarıp piyasa mekanizmalarına ve "bağımsız" kurumlara (Türkçesi: Piyasa güdümündeki teknokratlara) bırakmayı tercih etti. Devletin üretmesi, planlaması, yön vermesi ve uzun vadeli hedefler koyması yerine; düzenlemesi, kolaylaştırması ve piyasanın işleyişini gözetmesi gerektiği fikri, yani neoliberalizm, önce güç kazandı, sonra adeta kutsal bir kanun olarak kabul edilmeye başlandı.

Bu değişim başlangıçta daha verimli, daha esnek ve daha dinamik bir ekonomik düzen vaadiyle savunuldu fakat zamanla bunun siyaset ve devlet üzerindeki derin etkileri ayyuka çıktı. Hayatın temel alanları piyasa mantığına açıldıkça, siyaset de bu alanlara müdahale etme cesaretini ve araçlarını giderek artan bir oranda kaybetmeye başladı. Aynı dönemde finansallaşmanın yükselişi, ekonomik ve stratejik kararların giderek daha kısa vadeli piyasa beklentilerine göre şekillenmesine yol açtı. Böylece devletler yalnızca bazı görevlerinden çekilmedi; aynı zamanda uzun vadeli plan yapma, üretim kapasitesi oluşturma ve toplumsal ihtiyaçlara doğrudan cevap verme kabiliyetlerinde de aşınma yaşadı.

Bugün karşımızdaki tabloyu anlamak için bu ikili değişim sürecini görmek gerekiyor. Bir tarafta siyaset, hayatın gerçek sorunlarını adlandırma ve çözüm üretme kabiliyetini kaybetti; diğer tarafta devlet, hayatı kuran, altyapı inşa eden, kriz anında üretimi ve toplumu ayakta tutan kamusal gücünü yitirdi. Piyasa hayatın içine doğru genişlerken siyaset daraldı; finansallaşma ve özel sektör fetişizmi hayatın istisnasız her alanını kuşatırken devletin "yapabilme" kapasitesi zayıfladı.

Bu yüzden bugün siyasetin konuştuğu başlıklarla insanların yaşadığı sorunlar arasında giderek büyüyen bir mesafe var. Ücretler konuşuluyor, her meydanda emeklilere, memurlara zam sözleri veriliyor ama insanların bir işte çalışarak neden hayat kuramaz hale geldiği, emeğin payının neden gittikçe gerilediği yeterince tartışılmıyor. Kiralar konuşuluyor ama konutun nasıl olup da temel bir ihtiyaç olmaktan çıkıp finansal bir yatırım aracına dönüştüğü, eskiden bir emekli ikramiyesiyle alınabilen evlerin bugün neden ulaşılamaz olduğu sorgulanmıyor. Doğum oranları, aile krizi, gençlerin evlenememesi gündeme geliyor; fakat bunları belirleyen ücret düzeyi, barınma maliyeti, bakım yükü, çalışma saatleri ve güvencesizlik aynı bütünün parçaları olarak ele alınmıyor. Ruh sağlığı sorunları, bağımlılık, şiddet ve suç üzerine konuşuluyor; ancak insanları yalnızlaştıran, sürekli rekabete zorlayan ve borçla ayakta kalmaya mecbur bırakan hayat düzeni çoğu zaman tartışmanın dışında kalıyor.

Bu eksiklik yalnızca siyasetçilerin tercih ettiği gündemlerden kaynaklanmıyor. Daha derinde, son kırk yılın ekonomik ve siyasal anlayışının bıraktığı bir miras var. Bu dönemde piyasa yalnızca ekonomide daha geniş bir alan kazanmadı; siyasetin neyi yapabileceğine, ne konuda konuşabileceğine dair sınırları da yeniden çizdi. Kamu işletmelerinden enerjiye, konuttan eğitime kadar birçok alan piyasa mantığına açılırken, devlete ve siyasete de giderek daha dar bir rol biçildi. Üretmek, planlamak, yön vermek ve uzun vadeli hedefler koymak yerine; dar bir sınırda düzenlemek, denetlemek ve yatırım ortamını korumak öncelikli görev haline geldi. Haliyle siyasete de üzerinde konuşacak pek bir şey kalmadı.

İşte bunun sonucu olarak siyaset, toplumsal dönüşüme öncülük etme iddiası taşıyan bir alan olmaktan uzaklaştı. Bugünün siyasal dilinde en sık duyulan kavramlara bakmak yeterli: istikrar, piyasa güveni, yatırım ortamı, öngörülebilirlik, kurumların bağımsızlığı... Bunlar önemsiz kavramlar olmamakla birlikte, bu kavramların hangi toplumsal amaç için istendiği sorgulanmadan ezbere savunulması, hayatımızı ağırlaştıran bu değirmene su taşımakla eşdeğerdir. Zira aslında konuşulan, yurttaşın hayatının nasıl iyileştirileceği değil, piyasanın beklentilerinin nasıl karşılanacağıdır. Böylece siyaset, sorunların kaynağına müdahale eden bir kurucu güç olmaktan çıkıp, ortaya çıkan sonuçları yönetmeye çalışan bir teknik faaliyete dönüşür, dönüşmüştür.

Yazılarımda sık sık değindiğim merkez siyasetin küresel ölçekte yaşadığı kriz de bunun bir sonucudur. Merkez siyasetin krizini yalnızca popülizmin yükselişiyle, göçmen karşıtlığıyla, kutuplaşmayla ya da kültür savaşlarıyla açıklamak eksik kalır. Bunlar daha derindeki bir dönüşümün belirtileridir; sebebin kendisi değil.

İnsanların yaşadığı huzursuzluk, yönetim kalitesinden önce hayatın somut temelleriyle ilgilidir. Ücretlerin üretkenlik artışından kopması, konutun bir yaşam alanından çok finansal varlığa dönüşmesi, eğitimin toplumsal yükselmeye yardımcı olma işlevini kaybetmesi, güvencesizliğin kalıcı hale gelmesi gibi süreçler geniş kesimlerin gündelik deneyimini belirlerken, merkez partiler son kırk yılda şekillenen ekonomik çerçevenin sınırlarını kendi sınırı kabul ederek hareket ediyor ve dolayısıyla sundukları alternatifler düzenin yönünü değiştirmekten çok onun etkilerini hafifleten, düzeni daha etkin, daha şeffaf, daha kurallı veya daha teknik biçimde yönetme amacı güden bir çerçevede kalıyor.

Kısacası, asıl mesele, merkez siyasetin uzun süre meşruiyetini dayandırdığı tarihsel vaadini yitirmiş olmasıdır. Bir dönem geniş kitlelere daha yüksek refah, daha fazla sosyal hareketlilik ve her kuşağın bir öncekinden daha iyi yaşayacağına dair makul bir beklenti sunabilen siyasal merkez, artık dünyanın hiçbir yerinde geleceğin bugünden daha iyi olacağına dair ikna edici bir hikâye anlatamıyor.

Bunun nedeni liderlik eksikliği, kaliteli siyasetçi profili eksikliği, bir partinin seçim vaatlerinin yeterince iyi olmaması ya da iletişim hataları olmadığı için, merkez partilere yapılan hiçbir yama işe yaramıyor ve trend dünyanın dört bir tarafında dört nala yükselmeye devam ediyor. 

Tam da bu noktada kimlik siyaseti dünya siyasetinde daha merkezi bir rol üstlenmeye başlamıştır. Kimlik eksenli siyasetin yükselişe geçmesinin, siyasetin ekonomik ve toplumsal düzen üzerine konuşma kapasitesinin zayıflamasıyla eşzamanlı olarak gerçekleşmesi tabii ki tesadüf değildir. İnsanların hayatlarını şekillendiren somut sorunlar çözülemedikçe anlatacak bir şeyi kalmayan siyaset, gittikçe daha fazla kimliklerin arkasına sığınır oldu. Siyasal rekabet giderek kültürel aidiyetler, semboller ve karşıtlıklar etrafında yoğunlaşarak bu kimlikler, daha geniş bir siyasal boşluğun taşıyıcısı haline getirildi. Sonuçta siyaset, ortak sorunları çözme zemini olmaktan uzaklaşıp farklı toplumsal grupların birbirine karşı konumlandığı bir mücadele alanına dönüştü. Örnekleri her daim çevremizde ve haberlerdedir...

Popülizmin, özellikle sağ popülizmin yükselişi de bunun bir sonucudur, zira popülizmin karmaşık ekonomik ve kurumsal sorunlara karşı her daim kulağa basit gelen "çözümleri" vardır. Hayat pahalılığı, güvencesizlik veya gelecek kaygısı gibi sorunların kaynağı olarak sistemin işleyişini değil; göçmeni, yabancıyı, farklı yaşam tarzlarını ya da başka toplumsal grupları işaret eder. Kavga görüntüsü vardır ama kavganın yönü değişmiştir. Toplumsal öfke, onu üreten yapısal sorunlara değil, aynı baskıları farklı biçimlerde yaşayan başka kesimlere yönelir. 

ABD'de Obama'nın ilk seçim kampanyasından, yani neredeyse 20 yıldan beri seçim kazanan her adayın müesses nizam karşıtlığından beslenmesi tesadüf değildir. ABD'de küreselleşme sebebiyle sanayisizleşmiş bölgelerin Trump’a yönelmesinde, Avrupa’da merkez partilerin eriyip aşırı sağ hareketlerin güç kazanmasında, Türkiye’de seçmenin iktidara duyduğu memnuniyetsizlik ile muhalefete duyduğu güvensizliğin aynı anda var olabilmesinde ortak bir dinamik görmek gerekir. 

Üstelik bu güven kaybı seçim sandığıyla sınırlı kalmıyor; kurumlarla kurulan ilişkinin tamamını değiştiriyor. Temsili kurumlara güven zayıfladıkça, siyaset daha kolay bir şekilde anlık öfkelere, korkulara ve kolay yönlendirilebilir tepkilere açık hale geliyor. İsviçre gibi kurumsal devamlılığı güçlü ülkelerde bile doğrudan demokrasi araçlarının giderek daha sert bir toplumsal iklimde işletilmesi, bu bakımdan ilginç bir örnektir. Son yıllarda İsviçre'de doğrudan demokrasi kanalının popülistler tarafından gittikçe daha sık kullanılması, göçün sınırlandırılmasından absürt ekonomik düzenlemelere kadar birçok konuda referandumlara daha sık başvurulması aslında kendi başına çok şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, yakın zamana kadar hükümetin, uzman kurumların ya da uzun yıllar boyunca güven kazanmış kamusal otoritelerin bu tür popülist referandumlara karşı yaptığı uyarılar seçmen üzerinde daha güçlü bir etkiye sahipken; bugün normalde kabul edilmesi imkansız görünen konuların referandumda yeterli oy alarak İsviçre siyasetinde kaotik bir ortam yaratması... Siyasetin ve kurumların itibarı aşındıkça, referandumların giderek daha fazla anlık hoşnutsuzlukların, kimlik kaygılarının ve sisteme duyulan tepkinin ifade edildiği bir gerilim boşatma alanlarına dönüşmüş durumda olduğu tartışılıyor. İrlanda’da tanınan bir mafya ailesinin liderinin parlamentoda bir koltuk için seçime katılacağını açıklayıp seçmenin ilgisini ciddi olarak çekmesi ve seçilme şansının olması da geçtiğimiz haftalarda Avrupa'da sıkça konuşulan bir konu olmakla birlikte aynı temsil krizinin çarpıcı bir işaretidir. İnsanların devletin ve siyasetin hayatı düzeltebileceğine olan inancı azaldıkça savrulmaları da daha öngörülemez hale geliyor... 

Siyasetin konuşma kabiliyetini kaybetmesine ek olarak, yaşadığımız dönüşümün ikinci ve bir o kadar çarpıcı olan yönü, devletin "yapabilme" kapasitesini de kaybetmiş olmasıdır...

Günün Diğer Haberleri