Geçen haftaki yazımda muhalefet tarafından herhangi bir politika üretilemediği için iktidara bırakılan alanlardan söz ederken, aslında tek tek başlıklardan ziyade daha geniş bir siyasetsizlik sorununa işaret etmeye çalışmıştım. Türkiye’de muhalefet uzun zamandır kendisini iktidarın yaptıklarına tepki vermekle sınırlıyor; oysa siyaset yalnızca yanlışları teşhir etmek değil, bir yerde iktidarın, bizim durumumuzda ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın mecburiyetlerini, zayıf noktalarını ve toplumsal basınç altında hareket etme ihtiyacını ülke lehine sonuçlara dönüştürebilme sanatıdır. Bu yapılamadığında iktidar hem kendi yanlışlarının faturasını erteleyebiliyor, hem de muhalefetin sahip çıkmadığı kavramları, kurumları ve hassasiyetleri kendi tekeline alarak toplumun geniş kesimleriyle bağını koruyabiliyor.
CHP’nin ve Cumhuriyetçi geleneğin tarihsel olarak taşıdığı birçok kavram, bugün ya sağın hamaset diline terk edilmiş ya da eski liberal düzenin hoşuna gitmediği için mahcup bir sessizlikle geriye itilmiştir. Oysa dünya bambaşka bir yöne giderken, tam da bu kavramların yeniden ciddiyetle ele alınması gerekiyor.
Yerlilik ve millilik konusu bu konunun en çarpıcı örneği olabilir. Süper güçler kendi çevrelerini tahkim ederken, artık dünyayı içine çekme potansiyeli taşıyan bir savaş ihtimali kolayca göz ardı edilememeye başladı. Üstelik savaş yalnızca uzak coğrafyaların meselesi olmaktan da çok uzak, bilakis kapımızın önünde, bölgesel hesapların merkezine yerleşmiş durumda. Enerji, gıda, göç, tedarik zincirleri ve sanayi kapasitesi gibi birbirinden ayrı görünen alanlar ise artık aynı güvenlik denkleminde birleşip beraber ele alınır hale geldi.
Böyle bir dönemde devlet kapasitesini, üretim gücünü, iç dayanışmayı, güncel tabirle iç cepheyi, sınır güvenliğini ve toplumsal bütünlüğü küçümseyen hiçbir siyaset ayakta kalamaz. Bilakis, bugünün çalkantılı dünyası bu tür bir siyaset aklını her zamankinden daha da fazla zaruri hale getirmiş durumdadır ve bu yüzden, “yerli ve milli” kavramı, yalnızca iktidarın propaganda malzemesi olarak görülemeyecek kadar önemlidir. Önemli olan, bu kavramı kimlerin hangi içerikle kullandığıdır.
Dünyanın içinden geçtiği bu dönemde “iç cephe” sözü, yalnızca iktidarın propaganda diline bırakılamaz. Hatta daha ileri gideyim, yalnızca iç cephe değil, iktidarın kendisinin dahi yalnızca AKP'ye bırakılamayacağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Cumhuriyetçi muhalefet, öyle ya da böyle fikirlerini iktidara taşımak, iktidarı siyasal olarak olmasa dahi yönetim kapasitesi bakımından desteklemek, ülkenin önünde duran zorlu sürece omuz vermek zorundadır.
Bu, benim de daha önce çok eleştirdiğim normalleşme siyasetinden farklıdır. İç cephe, iktidarın etrafında sessizce hizalanmak değil; toplumun devlete, devletin de yurttaşa güven verebildiği bir siyasal zemindir. Yoksulluğun derinleştiği, gençlerin geleceğini dışarıda aradığı, tarımın dışa bağımlı hale geldiği, eğitimin cemaat ve tarikat ağlarıyla kuşatıldığı bir ülkede iç cephe yalnızca nutukla güçlenemeyeceği gibi, sadece nutuk malzemesi olarak iktidarın eline de bırakılamaz. Cumhuriyetçiler, kendilerine ait olan kavramları geri almanın bir yolunu bulmak, ülkeyi sürekli geriye bakıp hamaset üreten siyasi iklimden kurtarıp geleceğe yönelik bir vizyonla ayağa kaldırmak zorundadır.
Yerliliğin ve milliliğin muhalif bir dokunuşa ihtiyacı olduğu gerçeği son derece net: Cumhuriyetçi siyaset için yerlilik, iktidara yakın şirketlerin kamu kaynaklarıyla büyütülmesi değildir; ülkenin üretim, teknoloji, tarım, enerji ve savunma kapasitesinin kamusal akılla güçlendirilmesidir. Millilik, dış politikada yüksek perdeden konuşup içeride finans kapitale bağımlılığı derinleştirmek değildir; yurttaşın emeğini, ülkenin kaynaklarını ve devletin karar alma bağımsızlığını korumaktır. Laiklik, inançlı insanları inciten soğuk bir mesafe değil, devletin cemaat ve tarikat ağları üzerinden parçalanmasını engelleyen bir yurttaşlık güvencesidir. Devletçilik, geçmişe ait hantal bir idarecilik değil, stratejik alanlarda kamunun yeniden kurucu rol üstlenmesidir. Halkçılık da seçim zamanlarında yoksulun kapısını çalmak değil, yoksulluğu üreten düzeni değiştirecek örgütlü toplumsal iradeyi yaratmaktır.
Bu bağlamda Kılıçdaroğlu’nun, Özgür Özel’in yurt dışı temasları ve Türkiye’yi yabancılara şikâyet etmelerine yönelik yaptığı çıkışın ya da Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye Raporu'na verilen tepkilerin bu kadar dikkat çekmesi tesadüf değildir. Tartışmanın, toplumda karşılık bulan noktası açık: Türkiye’de muhalefetin, özellikle kritik dönemlerde, dış dünyayla konuşurken hem ülkenin egemenliğini, hem de kendi kurucu tarihini gözeten bir dil kurması bekleniyor. Liberal düzene şirin görünme dürtüsü, ne yazık ki iktidara talip olan siyasetçilerin ve partilerin üzerlerinden atamadıkları bir alışkanlıktır. Oysa dünyayla iletişim kurmak başka, her tür politikasını önce dışarıyla hizalar görünmek başkadır. Bu ayrım yapılmadığında, iktidar kendi eksiklerini kolayca “milli duruş” perdesiyle örtebiliyor.
Bu çerçevede, muhalefetin önünde henüz denenmemiş olan ve tepki çekmek pahasına ifade etmem gerekir ki bence denenmesinin artık zamanı gelen bir yol var: İktidarla arasındaki ilişkiyi yalnızca karşıtlık düzeyinde tanımlamaktan çıkarmak. Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında çok şey söylenebilir, ama bunların hiçbiri onun ülkenin seçilmiş ve meşru Cumhurbaşkanı olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Arkasında ciddi bir toplumsal destek olan iktidara düşman hukuku uygulamak, iktidarın zaaflarından faydalanarak politika üretme tekelini iktidarın (iç ve dış) ittifak ortaklarına bırakmak sonucunu doğurmaktadır. Elbette iktidarın yanlışları söylenecek, hukuk dışı uygulamalar eleştirilecek, yolsuzluklar, liyakatsizlik, rant düzeni, tarikatlaşma ve ekonomik adaletsizlik açıkça teşhir edilecektir. Ne var ki ülkenin kaderini ilgilendiren alanlarda yalnızca “hayır” demek, toplumsal karşılığı sınırlı bir tutumdur. Daha güçlü siyaset, iktidarı doğru adım atmaya zorlayan, doğru adım attığında bunu ülke yararı bakımından sahiplenen, eksik ya da yanlış yaptığında ise daha ileri bir Cumhuriyetçi programla karşısına çıkan siyasettir.
Burada Erdoğan’ın kişiliği ya da ona duyulan güven değil, devlet gücünün bugün fiilen kimin elinde olduğu gerçeği önemlidir. Erdoğan’ın koltuğunu koruma isteği, tarihsel rol arayışı, milliyetçi seçmeni kaybetmeme kaygısı, iktidar bloğu içindeki dengelere bağımlılığı ve uluslararası alanda güçlü görünme ihtiyacı siyasal zayıflıklar üretmektedir. Bu zayıflıkları yalnızca MHP’nin 'değerlendirmesi', Cumhuriyetçi güçler açısından ciddi bir strateji eksikliğidir. MHP, kendi tabanına iktidarı belirli konularda etkilediği duygusunu verebiliyorsa, ve bazen gerçekten de iktidarı etkileyebiliyorsa, bunun nedeni yalnızca oy oranı değil, iktidarın ihtiyaçlarını okuyabilen ve bu ihtiyaçlar üzerinden kendi çizgisine alan açan bir siyasal tutum geliştirmiş olmasıdır.
CHP ve Cumhuriyetçi muhalefet de ülke yararına olan başlıklarda benzer bir basınç kurabilir ve artık kurmak zorundadır; zira içinde yaşadığımız dünya artık hata kaldıracak bir alan bırakmıyor. Türkiye'nin bir önleyici meşru müdafaa doktrini uygulamasını gerektirecek ölçüde sert bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla artık milli güvenlik tartışıldığında bunu mezhepçi ya da maceracı bir dış politikanın değil, kurumsal devlet aklının konusu haline getirmeyi dayatabilmek zorundayız. Savunma sanayisi gündeme geldiğinde, özel kâr alanı, kişisel ya da zümre çıkarları, siyasi popülizm ile milli güvenlik ihtiyacı arasındaki farkı görünür kılmak, bazı şeyleri kontrol altında tutmak zorundayız. Tarımda dışa bağımlılık artarken, bunu yalnızca bir fiyat sorunu olarak değil, milli güvenlik ve sosyal adalet başlığı olarak ele alınmasını sağlamalıyız. Eğitimde tarikatlaşma yayılırken, laikliğin yalnızca kültürel bir tercih değil, devletin geleceği açısından zorunlu bir ilke olduğunu anlatabilmek için her yolu denemeliyiz. Böyle bir siyaset, iktidarın elindeki kavramları yalnızca ondan almaz; kendi tarihsel birikimiyle yeniden tanımlar.
Trump'la ilişki kuran ülkelerin örneğinde görüldüğü gibi, birçok ülke lideri, kendi ülkesinin çıkarını korumak için Trump'ın zaaflarını, önceliklerini ve gösteri ihtiyacını hesaba katarak kazanımlar elde edebilmektedir. Devlet yönetmeye talip bir siyasi akıl, kişisel hoşnutsuzlukla politika üretmez; muhatabın zaaflarını okuyup kendi toplumuna yarayacak sonuçlar almaya çalışır.
Erdoğan'ın siyasi sıkışmışlığı ve kendine alan açma ihtiyacından faydalanmak, yalnızca iktidarın zaaflarını kullanarak politika üretici bir konuma gelme meselesi olarak da görülmemelidir. Daha derinde, siyasetin, özellikle iktidarın gelecekle kurduğu bağın kopması sorunu da vardır. Bir zamanlar partiler, yalnızca bugünkü krizi yönetmek için değil, topluma nasıl bir gelecek vaat ettikleriyle anlam kazanırdı. İşçi sınıfı hareketleri, sosyal demokrasi, Cumhuriyetçi modernleşme, bağımsızlıkçı kalkınma hamleleri, hepsi kısa vadeli taleplerini daha büyük bir gelecek tasavvuruna bağladıkları ölçüde kitleleri peşinden sürükleyebildi. Bugün ise siyaset çoğu yerde anlık kriz yönetimine, seçim taktik ve ittifaklarına, anket peşinde politika oluşturma çabalarına ve iletişim performansına sıkışmış durumda. Gelecek fikri siyasetten çekildikçe, onu sermaye sahipleri ve teknoloji tekelleri, finans çevreleri ve demokratik denetime tabi olmayan güç odakları dolduruyor.
Bu nedenle Cumhuriyetçi muhalefetin görevi yalnızca iktidarın yanlışlarını düzeltmeye talip olmak değil; topluma yeniden bir gelecek duygusu da vermektir. İç cepheyi güçlü kılacak şey de yalnızca sınır güvenliği ya da dış politika dili değildir. Bir gencin bu ülkede kalmaya değer bir hayat görebilmesi, çiftçinin toprağında üretmeye devam edebilmesi, işçinin emeğinin karşılığını alacağına inanması, üniversitelerin tarikat, siyaset ve piyasa baskısından kurtulup bilimsel üretim merkezi haline gelmesi de iç cephenin parçasıdır.
İktidarın zaaflarını kullanarak politika yapımına katılma tekelini ittifak ortaklarının elinden alma stratejisinin yalnızca devlet yönetimi bakımından değil, toplumsal siyaset bakımından da önemli bir sonucu olacaktır. Muhalefet, iktidar seçmeni nezdinde uzun süredir “öcüleştirilen” bir konumdadır. İktidar seçmeninin önemli bir kısmı, muhalefetin kendi değerlerini küçümsediğine ve milli meselelerde güven vermediğine inandırılmışken bu duvarı yıkmanın en kestirme yolu sağa benzemek değil; Cumhuriyetçi ilkeleri insanların bilip güvendiği bazı şemsiyelerin altına yeniden taşımaktan geçiyor olabilir.
AKP ile MHP arasındaki seçmen geçişkenliği bu açıdan öğreticidir. Cumhur İttifakı'nın, iki parti tabanı arasında psikolojik bir ortak alan oluşturması; seçmenin, birinden diğerine yöneldiğinde kendi mahallesinden kopmuş hissine kapılmaması sonucunu doğurarak ciddi bir konsolidasyon sağladı. CHP’nin geniş toplum kesimleriyle yeni bir temas kurabilmesi de benzer bir güven tazelemesi gerektiriyor. Bu güven, eski usulde liberal çevrelerin onayını almakla değil, ülkenin temel meselelerinde seçmenin dikkatini çeken bir vakar ve ciddiyet göstermekle sağlanır. Dindar yurttaşı dışlamadan laikliği savunmak, güvenlik kaygısını küçümsemeden özgürlüğü savunmak, devleti kutsallaştırmadan devlet kapasitesini savunmak mümkündür.
CHP’nin ve Cumhuriyetçi muhalefetin tarihsel ilkeleri bu imkânı zaten içinde taşıyor. Cumhuriyetçilik, halkı tebaa olmaktan çıkarıp yurttaş yapan siyasal iddiadır. Milliyetçilik, etnik kibir değil, egemenlik, bağımsızlık ve ortak yurttaşlık bilincidir. Halkçılık, toplumun zayıf bırakılmış kesimlerini siyasetin merkezine alma sorumluluğudur. Devletçilik, stratejik alanları sermayenin insafına bırakmayan kamusal planlama iradesidir. Laiklik, hem devletin aklını hem yurttaşın inanç özgürlüğünü koruyan temel ilkedir. Devrimcilik ise değişen dünyaya eski ezberlerle değil, kurucu, vizyoner bir cesaretle cevap verebilme yeteneğidir.