GÜNCEL
Giriş Tarihi : 15-11-2021 15:09   Güncelleme : 15-11-2021 15:09

1- Düşmanı Tanımak…

1- Düşmanı Tanımak…

 

Bugüne kadar yazılarımda ağırlıklı olarak iktidardan ziyade muhalefete, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve iktidar grubu dışında kalan politika yapıcılara eleştiriler getirdim. Bunun en önemli sebebi, iktidarın tarafının ve safının net olması, şu an bulunduğu yoldan başka ve daha iyi bir yola sapmasının mümkün olmamasındandır.  
Türkiye üzerindeki baskı, belki bir sonraki seçimde, belki daha da sonraki seçimlerde, veya başka yollarla, ama elbet bir gün son bulacak. Önemli olan, elde kalanlarla yeni ve müreffeh bir ülke inşa edilip edilemeyeceği sorusudur. 
 
Bu bakımdan, geleceği kurgulamak adına, benim de bünyesinde milletvekilliği yaptığım, hala üyesi olduğum ve yeni iktidarın en büyük adayı olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin politikalarını eleştirmek, yontmak ve yeniden kurgulamak, daha iyi bir Türkiye’nin inşası için olmazsa olmazdır.
 
İşte bu yeni Türkiye’yi inşa etmeye giden yolda önümüzdeki en büyük tehlike, sürekli yazdığım üzere bugünün sığ tartışmaları değil, çok daha derin ve sistemsel bir problemden kaynaklanıyor. 
 
Eski bir deyişin de isabetli bir şekilde tespit ettiği gibi, şeytanın en büyük icadı, insanları kendisinin var olmadığına ikna etmiş olmasıdır. Sürekli gündeme getirdiğim için dost çevrelerinde bana şakayla karışık ‘neoliberalizm Turgay’ lakabı takılmasına sebep olan bu sinsi düşmanla mücadele edebilmek için de, önce düşmanın varlığını, yöntemlerini ve araçlarını ifşa etmek gerekiyor.
 
Zira Bağcılar’da köhne bir atölyede kot taşlayan bir işçinin problemleriyle, Bakırköy’de bir özel okulda çalışan öğretmenin problemleri, ya da Levent’te bir plazada çalışan bir beyaz yakalının problemleriyle Seyrantepe’de lokanta işleten esnafın problemleri aynı olmadığı için, bu dört insan sorunları ve sıkıntıları için farklı yerleri suçluyor. 
 
Birisi göçmenleri suçluyor, öteki kendisini atamayan Bakanlığa veryansın ediyor, beriki döviz kurundan rahatsız, diğeri zincir market fiyatlarından şikayet ediyor. Her kafadan farklı bir sesin çıktığı bu ortamda politikacıların vaatleri de havada uçuşuyor. 
 
”Göçmenleri göndereceğiz!”, ”Merkez Bankası bağımsız olacak, dolar düşecek! ”, ”Enflasyonu durduracağız!”, ”Kamuya kırk milyon öğretmen atayacağız!”…
 
Oysa bu dört alakasız insanın, Türkiye’deki daha milyonlarcasının ve dünyadaki milyarlarcasının, hepsinin problemlerinin perde arkasındaki kaynağı aynı. Bu perde arkasında kalmayı tercih eden ana kaynağı deşifre etmek, sorunun çözümüne giden yolda belki de en önemli ve öncelikli basamak.
 
Gerçekten de neoliberalizm, ortaya çıktığı 1930’lu yıllardan, uygulanmaya ve yayılmaya başladığı 1970’li yıllara kadar ete kemiğe bürünmüş, ilkeleri ve savunucuları belli olan bir ekonomik ideolojiydi. Örneğin her biri Nobel ödüllü birer yıldız ekonomist olan Milton Friedman, George Stigler, Friedrich Hayek ve diğerleri, kendilerini neoliberal olarak tanımlamakta hiç sorun görmüyorlar, bu ideolojiyi açık açık savunuyor ve destekliyorlardı.

Ancak 1970’ler ve sonrasında, ve dünya üzerinde egemen olduğu günümüzde dahi milyarlarca insan, hayatlarının her alanını her saniye etkileyen bu sistemin adını bilmiyor, adını bilenler ne olduğundan habersiz, savunucuları ise başka isimler arkasına saklanıyor. (Dünya Bankası, IMF gibi kurumlarda neoliberal politikaların uygulanmasına aracılık etmiş olmasına rağmen bugün bizlere sosyal demokrasi dersi veren, ancak ekonomi hakkında ağızlarından çıkan her laf aksi yönü işaret eden bazı güya 'sosyal demokrat' CHP'liler gibi.)

Sovyetler Birliği’nde yaşayan birinin komünizm nedir hiç duymadığını düşünün, günümüz dünyası aynen bu şekilde.
 
”Patronların iktidarını bitireceğiz!” diyen bir solcuya en büyük tepkiyi, Türkiye’nin büyük sermayedarlarının sahip olduğu zincir marketler tarafından gün be gün öldürülen köşedeki bakkalın vermesi de bu kavram kargaşasının bir sonucu.
 
Soldan bakıldığında her şey zaten çok net, ancak neoliberalizm sadece solun problemi değildir, olmamalıdır. Zira neoliberalizm, günümüzde kapitalizmi dahi çürüten bir yapıya bürünmüş durumda ve bunun son derece farkında olan gelişmiş kapitalist ülkelerin politika yapıcıları, kapitalizmi kurtarmak adına alternatif sistemleri tartışmaya devam ediyor. 
 
Sol bakımından, Marx’ın öngörüsünün gerçekleşerek kapitalizmin kendi kendini yiyip bitirmesini seyretmek son derece keyifli olabilir. ‘Serbest’ piyasa tarafından, en hafif tabirle, yönlendirilen politika yapıcılar sermayenin kıskacından kurtulup gerekeni yapamazsa gidilen nokta da burası olacak gibi görünüyor. 
 
Ancak bu süreçte milyonlarca insanın büyük ızdıraplar çekmesini önlemek adına, Türkiye’de de, batıda olduğu gibi merkez partilerin bu kanserden arındırılması büyük önem taşıyor.

Soyut bir gölgeyle değil de ete kemiğe bürünmüş bir düşmanla mücadele etmek adına, neoliberalizm nedir, bunu netleştirerek başlamak lazım:

Neoliberalizmin temel felsefesi, devletin elini piyasadan çekmesi, ekonomiye müdahale etmemesi, özel sektörün işleyişine karışmaması üzerine kurulmuştur. Buna göre piyasalar her zaman kendi dengesini bulacaktır. Özel sektör devletten çok daha verimli çalıştığı için yaptığı yatırımlar daha isabetli olacaktır. Sermaye daha yetenekli olanlarda toplanacak, daha verimli kullanılacaktır. Devlet özel sektörün işine karışmazsa ekonomik büyüme daha kolay gerçekleşecektir. 1980 darbesinden bu yana Türkiye’de yapılan tüm ekonomik ‘reformlar’ da bu çerçevede yapılmıştır.

İşte özelleştirmeler, “devlet patates mi ekermiş“ eleştirileri, yap-işlet-devret’ler, özel otoyollar, özel hastaneler, özel okullar, “hükümetler merkez bankasına müdahale etmesin“ veryansınları, spekülatif dahi olsa sermaye hareketlerine müdahale etmenin en büyük günah olması, anlı şanlı ekonomi bakanlarının yabancı fonların ayağına kuzu kuzu gitmeleri, sendikalaşmanın bitirilmesi, kamu iktisadi teşebbüslerinin tasfiyesi, piyasanın her zaman her şeyin en doğrusunu bileceği inancı, ‘yatırımcıların’ devlet üzerindeki hegemonyası ve daha nicesi, bu felsefenin somut sonuçları.

Buraya kadar yeni bir şey yok, ancak devletin bir bütün olarak ekonomiden tasfiyesi, kapitalizmin kendisini dahi tüketmesine giden bu yolun yalnızca ilk basamağı. 

Zira yalnızca devletin ekonomiye karışmaması olarak tanımlandığı zaman, bu sistemin klasik liberal ve kapitalist bir ekonomiden farkları yeterince anlaşılamıyor.

Zira neoliberalizm tartışması devlet özel sektör çatışmasına indirgendiği takdirde, sorunun büyük bölümü gözden, sorundan muzdarip olanların büyük bir kısmı da elden kaçırılmış oluyor.

Bu durumda da temelde özel mülkiyetle ve özel teşebbüsle bir problemi olmayan, yeterince çalışırsa bir gün bir ev ve araba alabileceğine inanan milyonlarca (hatta milyarlarca) insan, kendilerine bunu sunacağına inandıkları bu sistemi savunma durumuna geçiyor.

Bu noktada, devletin ekonomiden uzaklaştırıldığı bu sistemin, uygulandığı yaklaşık 50 yıllık süreçte dünyada, özellikle de dünya ekonomisinin ve kapitalizmin kutup yıldızı ABD’de nasıl bir evrim geçirdiğinin, bu evrimin sonuçlarının ve bu sistemin nasıl yalnızca solun değil, aynı zamanda klasik anlamda liberal bir kapitalist ekonominin dahi düşmanı haline geldiğinin ifşa edilmesi gerekiyor. 

Akıl almaz boyutlara ulaşan çevre kirliliğinden küresel ısınmaya, dünyada yaşanan göç dalgalarından tüm dünyada yükselen aşırı sağa, reel sektörlerin, üretimin, tarımın ve hayvancılığın azalarak bitmesinden dünya ekonomilerinin finansallaşmasına, gelir eşitsizliğinin gelir uçurumuna dönüşmesinden tüm dünyada varlık fiyatlarında oluşan inanılmaz balona kadar bugün yaşanan problemlerin tamamı aynı evrimin farklı birer sonucu. 

Yaşanan birçok problemin kaynağının aynı sistemde yattığını sürekli olarak yazıyor olmama ek olarak, bu haftadan başlayarak birkaç hafta boyunca yazılarımda, sürekli soyut bir şekilde tanımlanan bu 'sistemi', geçmişini, geçirdiği evrimi ve günümüzdeki işleyişini, kapsamlı olarak ve yer yer somut örneklerle anlatmaya, ete kemiğe büründürmeye çalışacağım...