GÜNCEL
Giriş Tarihi : 22-11-2021 16:15   Güncelleme : 22-11-2021 19:48

2- Neoliberalizm ve Hissedar Kapitalizmi

2- Neoliberalizm ve Hissedar Kapitalizmi


Taktiksel siyasi manevralara söyleyecek bir şeyim yok elbette, ancak helalleşme ve demokrasi çağrılarının arkasına saklanarak eşitsizlik yaratan, yoksulluğu yaygınlaştırıp, derinleştiren bu (ekonomik) sistemi dikkatlerden kaçırarak, aklamaya çalışan fırsatçılara da göz açtırmamak gerekiyor. Siyasi manevra yapmak başka, AKP düzenini 'yetmez ama evet' diye savunanların çizgisine girmek başka bir şey.

Bu itibarla, çılgınlar gibi akan gündemin peşine takılıp sonuçlar üzerine kalem oynatmaktansa, bunların nedenini, niçinini ve nasılını anlatmaya, kaldığım yerden devam etmeye çalışacağım.

Geçtiğimiz hafta bu dizinin ilk yazısında, birbirinden bağımsızmış gibi görünen birçok problemin kaynağının neoliberalizm olduğundan bahsetmiştim.

Dünyanın farklı köşelerinde yaşanan problemleri birbirine bağlayabilmek belki de biraz fazla iddialı bir çaba, ancak kaynağı tespit edebilmek adına batı dünyasında yaşanan akademik, entelektüel ve siyasi tartışmaları takip etmek son derece yol gösterici olabiliyor.

Bunlardan belki de en önemlisi, neoliberal düşüncenin kurucularından Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman’ın ortaya attığı “hissedar kapitalizmi“ (shareholder capitalism) kavramına ilişkin.

1970 yılında Friedman’ın New York Times’a yazdığı ve bugün ilgili çevrelerde çok meşhur olan “Bir şirketin sosyal sorumluluğu, kârını arttırmaktır.“ başlıklı makalesi, hissedar kapitalizmi felsefesinin ana hatlarını çiziyor.

Özetle bir şirketin ve yönetiminin herhangi bir sosyal sorumluluğu olmadığı, şirketin tek sorumluluğunun hissedarlarına, yani şirketin sahiplerine ve yatırımcılarına karşı olduğu, bu sorumluluğun ve şirketin tek varlık amacının da kâr elde etmek, elde ettiği kârı arttırmak ve hissedarlarına dağıtmak olduğunu savunan bu düşünce, takip eden elli yıllık süreçte dünyada özel sektörde kabul gören tek felsefe haline gelmiş durumda.

İlk bakışta son derece mantıklı ve makul gelen bu bakış açısı (sahi, bir şirketin kâr elde etmek dışında ne amacı olabilir ki?) ilerleyen yıllarda çıktığı Amerikan toplumu da dahil tüm dünyayı etkileyen ve Friedman’ın dahi tahayyül edebildiğini tahmin etmediğim sonuçlar doğurdu.

Hissedar kapitalizmi felsefesinin ilk ve belki de en önemli etkisi ücretler üzerinde yaşandı.

Bu mantığa göre eğer bir şirketin elde ettiği tüm gelirler, şirketin yöneticileri, çalışanları ve hissedarları arasında paylaşılacaksa, ve şirketin ana sorumluluğu giderek daha fazla kâr elde ederek hissedarlarına dağıtmaksa, buradan çıkan sonuç, şirketin gelirlerinin giderek daha fazlasının hissedarlarına, daha az bir kısmının ise yöneticiler ve çalışanlara gitmesi demekti.

Çalışanlara daha az maaş, hissedarlara daha çok kâr anlamına geliyordu, ne de olsa bir çalışanın maaşından kesilecek 1 lira, ciddi yatırımlar yapıp mesai harcanarak ve risk alınarak elde edilen 1 lira fazladan kârla aynı değeri taşıyordu.

Şirket kaynaklarının daha verimli kullanılması, çeşitli performans metriklerinin iyileştirilmesi, dolayısıyla kârlılığın ve rekabetçiliğin arttırılması gibi öğretiler ve bu doğrultuda kullanılacak araçlar, geçtiğimiz 50 yıllık süreç içerisinde tüm dünyada üniversitelerin işletme ve iktisat fakültelerinde jenerasyonlar boyu öğrencilere öğretildi ve bunlar zamanla araç olmaktan çıkıp birer amaç haline dönüştü.

Çalışanlarına daha az maaş ödeyen şirketlerin daha kârlı ve dolayısıyla rekabetçi hale gelmesi, rekabet gücünü korumak isteyen tüm şirketleri aynı yola itti, aynı mantıkla işler hale getirdi ve bu anlayış tüm dünyada hakim duruma gelmiş oldu.

Sonuç olarak tüm dünyada işçilerin ve diğer alt gelir grubunun gerçek ücretlerinin 1980’li yıllardan beri yerinde sayması ya da azalması, bu bakımdan şaşırtıcı değil.

Neoliberalizmin birinci kuralı doğrultusunda, devletin işgücü piyasasını düzenleme ve denetlemekten uzaklaştırılması sonucu sendikalaşma ve herhangi bir pazarlık gücü kalmayan mavi yaka, bu felsefenin ilk ve en rahat kurbanı oldu.

Şirketlerin işçiler haricinde kalan çalışanları, yani bugün beyaz yakalı olarak adlandırılan kesim ise kendi içerisinde ikiye bölündü. Şirket üst yöneticilerine maaşın yanında şirket hissesi opsiyonlarının sıkça sunulmaya başlanması da bu gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Hayatını bir şirkete yeteri kadar adayan, yükselebilmek uğruna yeteri kadar gözünü karartan, altındaki çalışanların suyunu şeytanın aklına gelmeyecek yöntemlerle sıkabilen, ne pahasına olursa olsun gözünü daha yüksek kârlılık hedefine diken bu kişilere çabaları karşılığı yükseldikleri üst yönetim pozisyonlarında verilen hisse opsiyonları, bu kişileri mavi yaka ve orta seviye beyaz yaka sınıfından ayırıp hissedar sınıfına alarak sunulan bir nevi rüşvetten fazlası değil.

Üst düzey yöneticilerinin aldıkları maaşlar ve hisse opsiyonlarının yanında, alacakları prim ve ikramiyelerin şirket kârlılığı ve hisse fiyatı gibi performans verilerine bağlanması da yine bu dönemin icatlarından birisi oldu. Şirket hissedarlarının çıkarlarıyla üst düzey yöneticilerin çıkarları ortaklaştırılmasının sonucu olarak profesyonel yöneticiler, hissedar kapitalizmi ve hissedarların hükümranlığı felsefesinin koruyucuları haline geldi.

Bu noktada şirket hissedarı tanımını biraz daha açmak gerekiyor, zira insanların çok büyük bir bölümü, şirket sahibi ya da hissedarı denildiğinde küçük işletmeleri, aile şirketlerini ve patronlarını, ya da borsaya kote bir şirketten kendi bütçesine göre hisse alan küçük yatırımcıları düşünüyor.

Ancak halka açık şirketlerin büyük hissedarları, arttırdığı birikimini borsaya yatıran ötekinin komşusu ya da berikinin kayını değil, ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcılar, yatırım fonları, büyük sermaye sahipleri ve uçan kuştan ürken meşhur yabancı yatırımcılardan başkası değil.

Örneğin Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun verilerine göre, 2020 yılı itibariyle Borsa İstanbul’da işlem gören tüm hisselerin yüzde 86,9’luk bölümü, yalnızca 22.333 kişinin, yani tüm yatırımcıların %1,3’ünün elinde bulunuyor.

Bu rakam öyle kolayca okunup geçilebilecek bir rakam değil. 80 küsur milyonluk Türkiye’nin en büyük ve değerli şirketlerinin hisselerinin yüzde 86,9’u, bir stadyumu bile dolduramayacak 22.333 kişinin elinde. Bunun neden böyle olduğuna, sistemin doğası gereği böyle olmak zorunda olduğuna da ayrıca değineceğim.

Dünyanın geri kalanında da durum farklı değil, ABD’de borsalarda işlem gören hisselerin %80’i, yatırımcıların %10’unun elinde bulunuyor. En zengin %1’lik kesim, tüm hisselerin %40’ını elinde bulunduruyor.

(Tüm dünyada borsaları manipüle edebilecek ve ağırlıklı olarak beyaz yakalı ya da KOBİ sahibi olan küçük yatırımcıların küçük birikimlerinin üzerine çökebilecek boyuta ulaşmış olan (ve bunları çekinmeden yapan) büyük sermayeyi eleştirdiğimizde en büyük tepkinin, serbest piyasaya toz kondurmayan küçük yatırımcılardan gelmesi de işin trajikomik kısmı.)

Yani tüm bu mantığın doğal bir sonucu, tüm dünyada şirketlerin bir grup büyük sermayedarı ve memnun edebilmek adına sadece ve sadece daha fazla kâr elde edebilmek, bu uğurda çalışan giderlerini kısabildiği kadar kısacak şekilde evrimleşmesi oldu.

Gelinen noktada, her 29 Ekim’de televizyonlara vatanperver reklamlar veren Türkiye’nin gururu sanayi devi şirketlerin, ODTÜ mezunu yeni mühendislere ancak asgari ücrete yakın maaşları reva görmesi, yabancı ortaklarının kârlılık beklentilerini karşılamaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Daha az maaş gideri = daha çok kâr = daha çok yatırımcı.

Genelde büyük şirketlerden bahsetmiş olsam da, serbest piyasada hayatta kalabilmek için büyük küçük demeden, ülke ve sektör ayırt etmeksizin tüm şirketler birer birer aynı felsefeyle hareket etmek zorunda kaldı.

Kendisini, ”Ben bu maaştan fazlasını ödersem batarım.” diyerek savunan küçük işletme sahibi de, açlık sınırında maaşlarla iş teklif edilen, kabul etmeyince eleştirilen yeni mezun mühendisler de bu çarkın birer dişlisi, bu cenderenin birer kurbanı.

Hissedar kapitalizmi felsefesinin, bugünün gençlerini şaşırtan bir başka sonucu ise, -Türkiye de dahil tüm dünyada- mavi yakanın yanında beyaz yaka çalışanların (her ne kadar her biri bir şeyin ‘müdür’ü, ‘direktör’ü ya da ‘yönetici’si de olsa) ücretlerinin de kuşa dönmesi oldu. Üst yönetimle arasına fiziki olmasa da kalın bir sınır çekilen beyaz yakalıların maaşları da, daha yüksek şirket kârlılığına giden yolda döşenen ikinci taş, verilen ikinci kurban oldu.

Yıllarını sınavlara hazırlanarak geçiren, en iyi okullardan mezun olan, yurtdışında yüksek lisanslar yapan, ikişer üçer dil bilen, ücretsiz ama prestijli stajlar yapan, sonunda da bir holding şirketinin fiyakalı plazasında güzel bir müdürlük pozisyonuna ‘kapağı atan’ gençlerimizin, aldıkları maaşlarla İstanbul’da bırakın ev almayı, maaşlarının yarısını gözden çıkartmadan eli yüzü düzgün bir semtte ev bile kiralayamamasının sebebini de başka bir yerde aramaya gerek yok.

İstanbul’da ev fiyatlarından ve kiralardan şikayet eden beyaz yakalıların, çözüm olarak bugünün neoliberal eğilimli CHP’sine oy vermesinin ironisi, buradan bakınca daha net ortaya çıkıyor.

Düşük maaşlı orta seviye pozisyonlarından yükselerek üst yönetime geçmek isteyen, bu uğurda gençliklerini tüketenlerin aşırı çalışma saatleri, zümrede yer edinebilmek adına ellerine geçen üç kuruşu tüketime gömmesi, hırsları, yılgınlıkları, daha fazla ve daha fazla yükselebilmek adına kendilerini tüketmeleri, takip eden tatminsizlik ve depresyonları ise ufak birer yan etki.

Geçtiğimiz hafta ekonominin halinden şikayet eden Getir kuryesini vuran da aynı sistem, onu jet hızıyla işten çıkartan yöneticisini vuran da aynı sistem.

Tabii bu noktada çok ama çok önemli bir not düşmek lazım. Türkiye’de insanların, özellikle orta sınıfın alım gücünün düşmesi ağırlıklı olarak hükümetin Merkez Bankası’na müdahalesi, akıl dışı faiz politikası sonucu dövizin yükselişi ve Türk Lirasının değer kaybıyla ilişkilendiriliyor. Gerçekten de Türkiye, Liranın ekstra değer kaybı sebebiyle ciddi bir fakirleşme yaşadı, yaşıyor.

Neoliberalizmin zararlarını gözden uzak tutmak isteyen sermaye sınıfı ve bunların yancısı politikacılar, akademisyenler, gazeteciler vb. ise bu durumu fırsata çevirerek istikrarlı bir şekilde tüm bu problemlerin hükümetin politikalarından kaynaklandığı, Erdoğan gittikten sonra her şeyin çok güzel olacağı, piyasayla inatlaşmayı bırakıp Merkez Bankası’nı bağımsız bırakırsak Doların düşeceği ve orta sınıfın yurtdışı tatillerine geri dönebileceği vaazlarını veriyorlar.

Ancak bu sistem, ideal halinde dahi çalışmıyor. Hükümetin akıl dışı ekonomik kararları denklemden çıkartıldığında dahi, yani yarın ekonominin başına CHP’nin ekonomiden sorumlu isimlerinin öve öve bitiremediği Ali Babacan’ı getirsek dahi bu sistem ücretleri düşürmeye, orta ve alt sınıfları ezmeye, eşitsizlik ve yoksulluk üretmeye devam edecek. Erdoğan’ın Türkiye’nin tek problemi olmadığı, o gittikten sonra her şeyin çok da güzel olmayacağını ısrarla yazmamın sebebi de tam olarak burada yatıyor.

Bu yazı dizisinde özellikle Türkiye’den nispeten uzak durup, doğru işlerse ülkeyi düze çıkartacağı savunulan bu sistemin doğru işlediği gelişmiş ülkelerden ve özellikle ABD’den örnekler vermemin sebebi de aynı. İslamcıların gerçek İslamın “bu” olduğunu asla kabul etmemesi gibi, neoliberaller de her zaman bir şeylerin eksik olduğunu, aslında doğru uygulansa sistemin mükemmel olduğunu ama “bu” halinin gerçek neoliberalizm olmadığını iddia ediyor.

Oysa neoliberalizmin kayıtsız şartsız uygulandığı gelişmiş ülkelerde dahi gerçek ücretler, 1980’li yıllardan beri yerinde sayıyor. Büyüme ve GSMH’lerin artmasına rağmen bu artış ve ekonomik büyüme ücretlere son elli yıldır yansımıyor. Dolayısıyla gerçekleşen ekonomik büyüme sadece zenginlere yaramaya devam ediyor.

Zenginlerin bu şekilde artan servetleri borsalara, gayrimenkule ve dünyanın dört bir tarafındaki varlıklara akıyor, varlık fiyatlarını şişirdikçe şişiriyor. İstatistik isteyenler için tonlarca kaynak mevcut. Örneğin gerek ABD'de, gerek Avrupa'da, en büyük şehirlerdeki en büyük ev sahipleri artık gayrimenkul şirketleri haline gelmiş durumda. Bu trendin İstanbul'da da görülmeye başlandığını söylemek gerek.

Bu tür özel sermayeli (private equity) şirketler, (sürekli artan servetlerini ne yapacağını şaşıran) yatırımcılarından toplayarak oluşturdukları devasa sermaye havuzları sayesinde dünyanın dört bir tarafında büyük şehirlerdeki gayrimenkulleri toplamak için akıl almaz bütçeler oluşturabiliyorlar. Bu durum emlak fiyatlarını arttırdığı gibi, piyasada çok güçlü hale gelen bu firmalar kira oranlarını da arttırabiliyorlar.

Merkez bankaları son derece bağımsız olan, ekonomileri Erdoğan tarafından yönetilmeyen ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde üst sınıf dışında kalan kitleler, tarihin en düşük seviyelerinde gezen faiz oranlarına rağmen ev almanın hayalini dahi kuramıyor. Zira onların maaşları yerinde sayarken belirttiğim sebeplerle ev fiyatları sürekli artmaya devam ediyor.

Yani diyeceğim o ki, bu sistem, Erdoğan’sız ülkelerde de işlemiyor.

Ailelerinin bahçeli müstakil birer ev aldığı yaştaki batılı gençler, ailelerinin eğitiminin iki katına sahip olmalarına rağmen ev almayı hayal dahi edememelerinin yanında, maaşlarının giderek daha büyük bir kısmını kira için harcamak zorunda olduklarından şikayet ediyorlar. Tanıdık geldi mi?

Gelişmiş ülkelerdeki alt düzey çalışanlar, zaten düşük maaşlar kazanabildikleri işlerini göçmenlerin daha ucuza yapmalarından şikayet ediyor. Tanıdık geldi mi?

Üçüncü dünya ülkelerindekiler açlıktan ölmemek adına Türkiye’ye göç edip Türk işçisinin işini yarı fiyatına yapıyor, hayatından bezip Avrupa’ya ya da ABD’ye kaçan Türk mühendis ise oradaki mühendisin işini daha ucuza yapıyor. Bu kavimler göçü sebebiyle yabancı düşmanlığı patlıyor, aşırı sağ partiler yükselişe geçiyor.

Evini, barkını, ülkesini bırakıp göç eden ve hak ettiğinden düşük ücretlere çalışanlar kırgın, işi elinden alınanlar mutsuz, mahallesi göçmen kaynayanlar rahatsız, kazanan ise sadece Çin'de Uygur Türk'ünü, Türkiye'de Afganı, Almanya'da Türk'ü ederinden ucuza çalıştıran sermaye.

Tüm bu anlattığım süreç, paranın ve malların serbest dolaşımına dayalı küreselleşmenin de etkisiyle tüm dünyada aynı dönemde benzer şekillerde yaşanarak benzer sonuçlar doğurdu.

Türkiye’de ekonomik göstergelerin giderek bozulması Erdoğan’ın otoriterleşmesinin sonucu değil, sebebidir. Ücretlerin düşmesi, gelir eşitsizliğinin artması ve diğer ekonomik göstergeler, tüm dünyada olduğu gibi zaten bozulmaya mahkumdu, bunu bilen ve gören Erdoğan’ın iktidarını kaybetmemek için giderek otoriterleşmesi, sistemi aklamak için yer arayanlara can simidi oldu.

Sistemin ideal durumda dahi niye işlemediğini anlatmaya devam edeceğim…