“Demokrasiye Mahkeme Eliyle Darbe!”

GÜNCEL - 22-05-2026 16:53

Mustafa ÇİNKILIÇ Yazdı 

Sonunda söyleyeceğimi başta söyleyeyim:

Elimizde şekil olarak bir mahkeme kararı bulunsa da, gerçekte karşı karşıya olduğumuz şey demokratik siyasal hayata yönelik bir yargı müdahalesi, başka bir ifadeyle bir “darbe bildirisi”dir.

Çünkü mesele yalnızca bir siyasi partinin iç meselesi değildir. Mesele, seçimle oluşmuş siyasal iradenin yargı eliyle tasfiye edilip edilemeyeceğidir.

Türkiye’de siyasi partilerin kongre ve kurultay süreçleri sıradan dernek toplantıları değildir. Bu seçimler, doğrudan doğruya Yüksek Seçim Kurulu’nun gözetim ve denetimi altında yapılır. Delegeler belirlenir, listeler askıya çıkarılır, itirazlar kısa süreler içinde kesin olarak karara bağlanır. Seçim sonunda da mazbata verilir ya da seçim iptal edilir.

Üstelik YSK kararlarının kesin olduğu ve seçim sonuçlarına karşı başka bir olağan yargı yoluna gidilemeyeceği anayasal güvence altındadır.

Peki şu soru sorulamaz mı?

“Elbette seçim yapılmış olabilir ama eğer delegelerin iradesi baskıyla, tehditle, maddi menfaatle veya hukuka aykırı yöntemlerle sakatlandıysa ne olacak?”

Evet, bu soru sorulabilir. Haklı bir sorudur da. Zaten CHP 38. Kurultayı hakkında tam da bu iddialar ileri sürüldü. Delegelere baskı yapıldığı, menfaat sağlandığı, seçim iradesinin sakatlandığı iddiaları ortaya atıldı. Bu nedenle de bazı kişiler hakkında ceza soruşturması açıldı ve devamında ceza davası başladı.

Ayrıca kurultayın “mutlak butlanla sakat olduğu” iddiasıyla hukuk mahkemelerinde davalar açıldı.

Burada hukuk tekniği açısından son derece önemli bir ayrıma dikkatinizi çekmek istiyorum. Tabii ki bunları bilmek zorunda değilsiniz ve bir sürü laf toz duman arasında bunlar gözden de kaçabiliyor.

Ceza yargılaması maddi gerçeği araştırır. Ceza mahkemesi yalnızca tarafların sunduğu delillerle yetinmez; gerektiğinde kendisi araştırma yapar, tanık dinler, keşif yapar, bilirkişi inceler ve somut gerçeğe ulaşmaya çalışır. Çünkü sonuçta insanların özgürlüğü ve kamu düzeni söz konusudur. Cumhuriyet Halk Partili bazı yöneticiler hakkında açılan ceza davası bu araştırmalarla devam ediyor.

Hukuk yargılaması ise esas olarak taraflarca hazırlanma ilkesine dayanır. Hukuk hakimi, tarafların ileri sürdüğü delil ve belgeler üzerinden karar verir. Hele ki aynı konuda devam eden bir ceza yargılaması varsa, hukuk mahkemelerinin ceza dosyasındaki maddi vakıanın ortaya çıkmasını beklemesi hukuk pratiğinin en temel kurallarından biridir.

Bunu en genç hukuk öğrencisi de bilir, kırk yıllık hukukçu da bilir.

Tam da bu nedenle, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği karar hukuk tekniği bakımından da son derece tartışmalıdır.

Mahkeme, yerel mahkemenin “ davanın konusuz kalması nedeniyle karar verilmesine yer olmadığı” kararını kaldırıyor; ardından CHP 38. Kurultayı’nın mutlak butlanla sakat olduğuna, kurultayın iptaline, sonrasında yapılan tüm kurultayların ve işlemlerin hükümsüzlüğüne ve tedbiren kurultay öncesi yöneticilerin görevlerine dönülmesine karar veriyor.

Fakat kararın en dikkat çekici yanı şu:

Mahkeme bu sonucu hangi somut ve kesin maddi olguya dayanarak verdiğini ortaya koymuyor.

Kararda; açılan bütün davalar özetlenip art arda yazıldıktan sonra “davaların kabulüne karar vermek gerekmiştir” deniliyor; ancak mutlak butlan gibi hukuk dünyasının en ağır yaptırımlarından birine neden ulaşıldığı açık, net ve denetlenebilir biçimde gösterilmiyor. Kararda temiz yolu açık olmasına rağmen yani yargılama hala devam ediyor olmasına rağmen “ tedbir kararı” veriliyor. Henüz ortada ceza mahkemesince saptanmış tek bir suçlu yok.

Daha da önemlisi, kararın kendi içinde ciddi bir çelişki bulunuyor.

Mahkeme bir taraftan delegelerin iradesinin fesada uğradığı konusunda kesin bir değerlendirme yapmıyor; hatta mevcut anlatımların bunu açık biçimde ortaya koymadığını söylüyor. Öte taraftan ise doğrudan kurultayın yok hükmünde olduğuna karar veriyor.

Ortada henüz kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı yokken, maddi vakıa kesinleşmiş değilken, ceza yargılaması sürüyorken ; bir hukuk mahkemesi en ağır siyasal sonucu doğuracak müdahaleyi yapıyor.

Bu nedenle burada tartışılan şey yalnızca bir mahkeme kararı değildir. Tartışılan şey, demokratik siyasetin geleceğidir.

John Locke, (1632-1704) Hükümet Üzerine iki Deneme adlı eserinde açıkça şunu diyor:

Bir yönetim, halkın iradesini korumak yerine onu gasp etmeye başlarsa; yasaları keyfi biçimde kullanırsa; seçim mekanizmalarını ve temsil düzenini bozarsa artık toplumsal sözleşmeyi ihlal etmiş olur.

Bu durumda halkın direnme hakkı doğar.

Hatta Locke’un çok bilinen bir cümlesi var. “Yasa sona erdiği yerde tiranlık başlar.”

Ayrıca, Locke’a göre halkın rızasıyla oluşmuş temsil mekanizmasını bozmak, yalnız hukuki değil aynı zamanda siyasal meşruiyet krizidir.

Bugün Türkiye’de yaşanan temel sorun tam da budur.

İnsanlar artık yalnızca verilen kararın “mahkeme kararı” olup olmadığına bakmıyor. O kararın gerçekten hukuk üretip üretmediğine bakıyor.

Maalesef Türkiye yargısı özellikle son yıllarda iktidarın müdahaleleri nedeniyle artık hukuk üretmiyor.

Mahkemenin verdiği mutlak butlan kararı ile İptal edilen kurultayda seçilen, ardından olağanüstü kurultaylarda da yeniden delegelerin oyuyla göreve gelen Sayın Özgür Özel, karar sonrası yaptığı açıklamada bu kararı tanımadığını söyledi.

Bu tavır açıkladığım hukuk dışılık karşısında anlaşılır bir tavırdır.

Çünkü hukukun kendisi araçsallaştırılmışsa, seçimle yenemediği rakibini yargı eliyle tasfiye etmeye çalışan bir siyasal akıl ortaya çıkmışsa, artık mesele teknik hukuk tartışmasının ötesine geçmiş demektir.

Demokratik rejimler yalnız sandıkla değil, sandığın sonucuna saygıyla yaşar.

Eğer seçim sonuçlarını ortadan kaldırmanın yolu mahkeme salonlarından geçmeye başlarsa, orada artık hukuk devleti değil; yargı görüntüsü altında siyasal vesayet oluşur.

Günün Diğer Haberleri