“Hukuk, Adalet, Demokrasi Kazanacak”

GÜNCEL - 27-08-2026 10:28

Mustafa ÇİNKILIÇ Yazdı 

24 Ağustos’ta Silivri’de görülen, yaklaşık 200 sanığın yargılandığı Aziz İhsan Aktaş davasında verilen karar da böyle bir karar olarak hafızalarda kalacak.

Karar bir çok noktadan tartışılabilir. Hukuksuzluklar ortaya konulabilir, vardır da. Ben sadece bir iki noktasına değineceğim.

 Aylar boyunca kamuoyuna “suç örgütü”, “örgüt lideri”, “milyarlarca liralık rüşvet” ve “kasalardan çıkan paralar” gibi başlıklarla anlatılan dosyada mahkeme, sonunda çıkar amaçlı bir suç örgütünün varlığının kanıtlanamadığı sonucuna vardı. Aktaş örgüt kurma ve yönetme suçundan, diğer sanıklar da örgüt üyeliğinden beraat etti.

Daha da dikkat çekici olanı, hakkında savcılık tarafından 187 yıldan 450 yıla kadar hapis cezası istenen Aktaş’ın örgüt suçundan beraat etmesi ve rüşvet verme suçundan da mahkum edilmemesi; dosya kapsamında ihaleye fesat karıştırma suçundan 2 yıl 8 ay 15 gün hapis cezası almasıdır. Ayrıca iki yıl süreyle ihalelere katılması yasaklandı. Kararın bazı yönleri bakımından hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına da karar verildi.

Öğrendiğimiz kadarıyla el konulan şirketleri de kendisine iade edildi. Belli ki iktidar açısından yapması gereken görevi yaptı.

 Burada asıl sorulması gereken soru şudur:

 Eğer soruşturmanın ve iddianamenin temelini oluşturan “suç örgütü” yargılama sonunda kanıtlanamamışsa, soruşturmanın başından itibaren uygulanan ağır tedbirlerin ve kamuoyunda yaratılan suçluluk algısının hesabını kim verecek?

 Elbette soruşturma makamlarının başlangıçta bir suç örgütünün bulunduğunu düşünmeleri ve mahkemenin yargılama sonunda bunun aksine karar vermesi tek başına hukuk skandalı değildir. Ceza yargılamasının amacı zaten iddianın doğru olup olmadığını ortaya çıkarmaktır.

 Ancak sorun şudur: Yargılama sürerken insanlar tutuklanıyor, görevlerinden uzaklaştırılıyor, isimleri günlerce manşetlerde “örgüt”, “rüşvet”, “yolsuzluk” kelimeleriyle birlikte kullanılıyor ve sonunda beraat ettiklerinde yalnızca özgürlüklerini değil, çoğu zaman itibarlarını da geri kazanma mücadelesi vermek zorunda kalıyorlar.

 İşte burada masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkı üzerinde ciddi biçimde düşünmek gerekir.

 Daha çarpıcı çelişki ise rüşvet iddialarında ortaya çıkıyor.

 Aktaş bakımından rüşvet verme suçundan beraat ederken , aynı dosyada bazı belediye başkanları rüşvet alma suçundan mahkum edildi. Örneğin Kadir Aydar   Oya Tekin, Zeydan Karalar çeşitli cezalara ve siyaset yasağına çarptırıldı.

 Burada hukuki bir ayrımı özellikle yapmak gerekir:

 Rüşvet verdiği kabul edilmeyen kişinin karşı tarafa rüşvet verdiği iddiasına dayanan olayda, karşı tarafın rüşvet aldığı hangi somut ve kesin delillerle kabul edilmiştir?

 Hukuk devletinde cevaplanması gereken soru tam da budur.

 Üstelik aynı çelişki Adana’da daha da çarpıcı biçimde karşımıza çıktı.

 Yüreğir Belediye Başkanı Ali Demirçalı, belediye başkanı olmadan önce sahibi olduğu inşaat firmasının iskan ve ruhsat işlemleriyle ilgili olarak Çukurova Belediyesi bürokratına rüşvet verdiği gerekçesiyle mahkum edildi. Karar henüz kesinleşmiş değil ve istinaf süreci devam ediyor. Ancak Ali Demirçalı görevden uzaklaştırıldı.

 Böylece bir dosyada rüşvet verdiği iddia edilen iş insanı beraat ediyor, karşı taraftaki belediye başkanı rüşvet almaktan mahkum oluyor; başka bir dosyada ise rüşvet verdiği iddia edilen kişi mahkum oluyor.

 Elbette her dosyanın delili farklı olabilir. Fakat hukuk duygusunun ayakta kalabilmesi için kararların yalnızca sonucu değil, o sonuca hangi somut delillerle ulaşıldığı da toplum tarafından anlaşılabilmelidir.

 Çünkü adalet yalnızca karar vermek değildir. Kararın neden verildiğini topluma anlatabilmektir.

 37 yıllık bir hukukçu olarak beni asıl kaygılandıran ise meselenin tek tek davaları aşmış olmasıdır.

 Montesquieu’nün kuvvetler ayrılığı düşüncesinin temelinde çok basit ama çok önemli bir gerçek vardır: İktidarın tek elde toplanması özgürlüğü tehlikeye sokar. Yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsızlaştığı ölçüde yurttaş güvende olur.

 Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yürütme gücünün Cumhurbaşkanında olağanüstü ölçüde yoğunlaşması, kuvvetler ayrılığının ve denge-denetleme mekanizmalarının zayıflaması, yargının bağımsızlığı tartışmasını bugün her zamankinden daha önemli hale getirmiştir.

 Çünkü yargı bağımsız değilse, kuvvetler ayrılığı yalnızca Anayasa metninde kalan bir ilkedir.

 Yargının siyasal iktidardan bağımsız olmadığı bir düzende, ceza soruşturmalarının toplumda “hukuki bir süreç” olmaktan çıkıp “siyasi operasyon” olarak algılanması kaçınılmazdır.

 Türkiye bu filmi daha önce de gördü.

 Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davalarında gizli tanıklar, itirafçılar ve medya kampanyaları üzerinden oluşturulan atmosferin sonunda çok ağır hukuksuzluklar yaşandı. O günlerde bazı savcılar kahramanlaştırıldı. Zekeriya Öz’ün heykelinin dikilmesini isteyenler bile çıktı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Ergenekon davası için “Ben bu davanın savcısıyım” dedi.

 Sonra ne oldu?

 O davaların kumpas niteliğinde olduğu ortaya çıktı. Dün hukukun kahramanı ilan edilenler bugün tarihin ibret sayfalarında yerlerini aldı.

 Bu nedenle Hitler Almanya'sına, Mussolini İtalya’sına, Franco İspanya'sına gitmeye gerek yok. Çok yakın tarihimizdeki Ergenekon ve Balyoz davalarına bakmak bile yeterli.

 Hukuksuzluk, iktidar değişince kendiliğinden ortadan kalkmıyor. Bir gün mutlaka toplumun vicdanında ve tarihin önünde hesabını veriyor.

 Ama bugün umutsuzluğa teslim olmak da doğru değil.

 Tam tersine, demokrasinin panzehiri yine daha fazla demokrasidir.

 Bugün yapılması gereken; demokrasi isteyen siyasi partilerin, baroların, meslek örgütlerinin, sendikaların, sivil toplum kuruluşlarının ve yurttaşların birbirinden kopmadan, hukukun üstünlüğü ve temel haklar etrafında daha güçlü bir dayanışma kurmasıdır.

 Çünkü hiçbir otoriter yapı sonsuza kadar sürmez. Dünyadaki bütün tek adam rejimlerinin ve diktatörlüklerin karşısındaki en güçlü panzehir, toplumun daha fazla özgürlük, daha fazla adalet ve daha fazla demokrasi istemesidir.

 Birlikten kuvvet doğar.

 Bugün hukukçuların görevi de tam olarak budur: Hukuksuzluğa alışmamak, hukuku savunmaktan vazgeçmemek ve yarının hukuk devletinin bugünden kurulmasına katkı vermek.

 Bugünün yanlış kararları yarının değişmez gerçeği değildir. İstinaf vardır, temyiz vardır, Anayasa Mahkemesi vardır, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vardır. Daha önemlisi, hukukun evrensel ilkeleri ve toplumun hafızası vardır.

 Tarihte hiçbir siyasal iktidar ve hiçbir yargı düzeni hukuka aykırılığın üzerinde sonsuza kadar oturamamıştır.

 Bugün hukukun zifiri karanlığını yaşıyor olabiliriz.

 Ama karanlık, aydınlığın yokluğu değil; henüz doğmamış olmasıdır.

 Bizim görevimiz hukuka olan inancımızı kaybetmek değil, hukuksuzluğa alışmamaktır.

 Bugün kabul edilmese bile Anayasa’nın tarif ettiği demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti hedefinden vazgeçmeyeceğiz.

 Ve bundan kimsenin kuşkusu olmasın:

 Bugün hukuk adına yapılan yanlışların hesabı, bir gün mutlaka hukuk önünde sorulacaktır.

 O gün kazanan bir siyasi parti olmayacak.

 Kazanan hukuk, adalet ve demokrasi olacaktır.

Günün Diğer Haberleri