“Üsküdar’da Demokrasi Katledildi”

SİYASET - 10-09-2026 10:37

Av. Mustafa ÇİNKILIÇ Yazdı 

Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi adlı romanını çoğunuz okumuşsunuzdur. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceğini kasabadaki hemen herkes bilir. Cinayetin işleneceği açıktır, hatta cinayet saati bile bellidir .

İnsanlar konuşur, birbirlerine anlatır, bazıları engellemeye çalışır, bazıları ise sadece seyretmekle yetinir.

 Ama sonunda Santiago Nasar öldürülür.

 Márquez’in asıl çarpıcılığı da buradadır: Cinayet gizli değildir. Herkesin bildiği bir cinayettir.

 Üsküdar belediyesinde olanlara bakarken, nedense Kırmızı Pazartesi geldi aklıma.

 Demokrasi de bir anda öldürülmez diye düşündüm.

 Herkesin gözünün önünde, adım adım, parça parça öldürülür.

 Bir ceylan: Yırtıcı hayvanlar çevirmiş . Kaçamıyor. Önce ayağından bir parça koparıyorlar. Sonra gövdesinden , sonra başka bir yerinden, başka bir yerinden başka bir yerinden …

Ceylan tüm kopan parçalarına rağmen hala yaşıyor. Hala direniyor. Ama her saldırıda biraz daha güçsüzleşiyor. Sonunda bütün gücü tükeniyor ve gözlerimizin önünde can veriyor.

 İşte Üsküdar’da dün (08.09 2026 da) olan biten bana tam olarak bunu düşündürdü bana.

 Farkında mısınız ? Ülkemizde bir süredir demokrasinin ölümü de böyle gerçekleşiyor.

 Bir anda değil. Parça parça. Adım adım.

Ve en korkuncu, herkes bunu görüyor, biliyor ve seyrediyor.

 Hatırlayalım; 31 Mart 2024’te Üsküdar halkı kararını verdi.

 Sinem Dedetaş 157.605 oy aldı ve yüzde 49,90 ile belediye başkanı seçildi. Yani yaklaşık her iki Üsküdarlıdan biri oyunu ona verdi.

AK Parti adayı Hilmi Türkmen’e 23.791 oy fark attı.

 Belediye meclisinde de CHP 28, AK Parti 14, MHP 3 üyeyle başladı.

 Yani Üsküdar halkı açık biçimde CHP’yi belediyeyi yönetmek üzere görevlendirdi.

 Sonra hepimizin gözü önünde, köşeye sıkıştırılan ceylana yapılan saldırıyı andıran bir süreç başladı.

 Sinem Dedetaş tutuklandı ve görevden uzaklaştırıldı. Yerine meclis başkanvekili seçimi yapılması gündeme geldi.

 5 Ağustos’ta CHP’nin adayı Sibel Tan Çetinkaya 22 oyla seçildi. AK Parti’nin adayı 18 oyda kaldı.

 Sonra AK Parti’nin itirazı üzerine seçim yargıya taşındı ve yapılan seçim iptal edildi.

 Üsküdar Meclisi’nde yeniden seçim yapılacakken CHP’li Ahmet Başbaydar, Ayhan Aydın, Hüseyin Kazan ve Tahsin Usta AK Parti’ye geçti.

 Bu transferlerle birlikte meclisteki siyasi denge tabii ki değişti.

 Dahası da var. Seçim öncesinde meclis üyeleri gözaltına alındı. Bazıları tutuklandı. Muhalefet, bu tutuklama ve gözaltıların özellikle oy kullanmalarını engellemek amacı taşıdığını ileri sürdü. Haksız da sayılmazlar.

 Aklı başında, gördüğünü anlayan, duyduğunu yorumlayan her yurttaş da aynı sonuca varır. Ve aklına doğal olarak şu sorular gelir;

 Neden tam da seçim öncesinde?

Neden tam da oy kullanacak kişiler?

Neden bütün bu işlemler başkanvekilliği seçiminin arifesinde yoğunlaşıyor?

 Hukukçu olarak benim aklımda da aynı sorular…

 Çünkü hukuk yalnızca “Yapılan işlem kanunda var mı?” sorusundan ibaret değildir. Kaldı ki; tutuklanmak oy kullanmaya engel değil. Hatırlayın seçimlerde cezaevlerinde bile Tutuklular oy kullansın diye sandık kuruları oluşturuluyor. Yüksek Seçim Kurulunun “ tutukluların oy kullanmasına ilişkin” sayısız kararı var. Kişi mahkum değilse tutuklandı diye hakkı olan oy kullanmasını engelleyemezsiniz.

 Bu nedenle “Bu işlem neden şimdi yapıldı, nasıl uygulandı ve sonucu ne oldu?” sorularına cevap verilmeli.

 Bugün net olan şudur: Üsküdar Belediyesi’nde  31 Mart 2024’te

Üsküdar halkının verdiği yetki, aradan geçen süreçte başta yargı olmak üzere başka araçlar kullanılarak el değiştirmiştir.

 Demokrasi yalnızca sandığı kurmak değildir. Demokrasi, sandıktan çıkan sonucu da korumaktır.

 Bugün benim öfkem yalnızca iktidara değil. Kendimize de.

 Çünkü biz de olup bitenleri bunu seyrediyoruz. İzliyoruz. Öfkeleniyoruz. Sosyal medyada yazıyoruz. Birbirimize anlatıyoruz.

 Sonra…

Sonra hayatımıza devam ediyoruz.

 İşte beni en çok korkutan şey bu.

Toplumun adaletsizliğe alışması.

Haksızlığa şaşırmamaya başlaması.

Tutuklamaların sıradanlaşması.

Gözaltıların sıradanlaşması.

Siyasi transferlerin sıradanlaşması.

Seçim sonuçlarının siyasi mühendislikle değiştirilmesinin sıradanlaşması.

 Sonunda insanların kendi kendine şunu söylemesi: “Ne yapabiliriz ki?”

 İktidarların en büyük gücü bazen polis, savcı, mahkeme veya devlet aygıtı değildir.

 Toplumun çaresiz olduğuna inanmasıdır.

Korkunun topluma yerleşmesi ve insanların kendi güçlerine olan inancını kaybetmesidir.

 Kırmızı Pazartesi’nin en ağır tarafı da budur.

 Santiago Nasar’ın öldürüleceğini herkes biliyordu. Ama herkesin bilmesi, cinayeti engellemeye yetmedi.

 Üsküdar’da bugün yaşananlara bakarken insanın aklına ister istemez aynı soru geliyor:

 Demokrasinin öldürülmekte olduğunu görüyoruz da ne yapıyoruz?

 Seyrediyor muyuz?

 Yoksa hala onu kurtarabilecek bir şeyler yapabileceğimize inanıyor muyuz?

 Ben 40 yıldır bu ülkenin siyasetini ve hukukunu izleyen bir hukukçu olarak en çok bundan korkuyorum:

 Her gün, tekrar tekrar , demokrasinin öldürüldüğünü gördüğümüz halde artık şaşırmamaktan.

 Çünkü bir toplum adaletsizliğe alıştığında, yalnızca haklarını değil, hak arama iradesini de kaybetmeye başlar.

 Ve o zaman ceylanın ölümü kadar tehlikeli olan başka bir şey gerçekleşir:

 Ormanda herkes sessizleşir. Herkes yaşarken ölür.

 

Günün Diğer Haberleri