Av. Mustafa ÇİNKILIÇ Yazdı
Geçen yazıda kamuoyuna yansıyan bilgiler ışığında, Cumhurbaşkanının “bir an önce yasallaşsın” talimatıyla parlamentoya yolladığı çerçeve yasa teklifini ve bu kadar önemli bir düzenlemenin toplum yeterince bilgilendirilmeden, adeta gizlenerek çıkarılmaya çalışılmasının doğurduğu demokratik meşruiyet sorununu ele almıştım.
Bu yazıda ise yasa maddelerinden çok daha önemli olduğuna inandığım bir soruyu tartışmak istiyorum:
Türkiye gerçekten kalıcı bir barışı mı konuşacak, yoksa iktidarın kalıcılığını mı?
Öncelikle bir ilkeyi baştan ortaya koymak gerekir.
Şiddet, demokratik siyasetin alternatifi değildir.
Silahlı mücadele, hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun, hukuk devletinde kabul edilemez.
Silahların susmasını istemek ise yalnızca siyasal bir tercih değil, aynı zamanda insan haklarının gereğidir.
Tam da bu nedenle, barış adına yürütülen her sürecin de insan haklarının ve demokrasinin ilkelerine uygun olması gerekir.
Beni düşündüren nokta tam da burası.
Türkiye’de yıllar boyunca iktidarın en güçlü siyasal dili “terör” söylemi oldu.
Hemen her seçim döneminde muhalefet partileri terörle ilişkilendirildi. Siyasi rekabet, çoğu zaman güvenlik eksenine çekildi. Muhalefet liderlerinin terör örgütü yöneticileriyle aynı karede gösterildiği sahte olduğu sonradan kabul edilen videolar üretildi, meydanlarda idam ipleri atılması gibi manipülatif hareketler toplumu kamplaştırmak için kullanıldı . Toplum uzun yıllar boyunca korku dili üzerinden siyasal tercihlere yönlendirilmeye çalışıldı.
Bugün ise aynı iktidar, toplumun karşısına “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yeni bir siyasal söylemle çıkmaktadır.
Elbette devlet politikaları değişebilir.
Dün savunulan görüşler bugün terk edilebilir.
Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ama demokratik siyaset, yalnızca yeni bir söylem kurmayı değil, eski söylemin muhasebesini yapmayı da gerektirir.
Dün toplumu kutuplaştırmak için kullanılan bir dilin, bugün toplumu birleştirmek için kullanılacağı söyleniyorsa, toplumu ikna edecek bir açıklaması olmalıdır. Bunun güven vereci yolu da daha fazla şeffaflık, daha fazla Parlamento ve daha fazla toplumsal katılımdır.
Oysa bugün uygulanan yöntem tam tersi bir kaygıyı beslemektedir.
Türkiye’nin yaklaşık yarım asırlık meselesini yalnızca “terör” kavramı içine sıkıştırmak da doğru değildir.
İnsan hakları literatürü ile çatışma çözümü çalışmaları bize şunu öğretmiştir:
Şiddet ile çatışmanın nedeni aynı şey değildir.
Şiddeti reddetmek gerekir.
Ama şiddetin ortaya çıktığı siyasal, toplumsal ve tarihsel zemini konuşmadan da kalıcı çözüm üretilemez.
Bu tespit, şiddeti meşrulaştırmak değildir.
Tam tersine, şiddetin yeniden ortaya çıkmasını önlemenin yolunu aramaktır.
Dünyadaki örnekler de bunu göstermektedir.
Kuzey İrlanda’da IRA’nın silahlı mücadeleyi bırakmasına giden süreç, yalnızca güvenlik politikalarının başarısı değildi. Belfast Anlaşması’na giden yol; parlamentoların, siyasi partilerin, sivil toplumun ve uluslararası gözlem mekanizmalarının katkısıyla açıldı.
İspanya’da ETA’nın silahsızlanması da yalnızca devletin güvenlik politikalarıyla açıklanamaz. Demokratik kurumlar çalışmaya devam etti; hukuk devleti korunmaya çalışıldı ve süreç toplumun gözü önünde yürütüldü.
Kolombiya’da FARC ile yapılan anlaşmalar yıllarca tartışıldı. Parlamento devre dışı bırakılmadı. Toplum referandumlarla sürece dahil edildi. Anlaşmalar eleştirildi, değiştirildi ve yeniden müzakere edildi.
Bu örneklerin ortak noktası şu:
Hiçbirinde barış, yalnızca yürütmenin yönettiği bir siyasal projeye dönüştürülmedi.
Barış, toplumun ortak iradesi haline getirilmeye çalışıldı.
İşte tam bu noktada, akademik çalışmalarda kendisine bolca atıf yapılan Norveçli barış araştırmacısı Johan Galtung’un geliştirdiği yaklaşım önem kazanıyor.
Galtung barışı yalnızca silahların susması olarak görmez. Çalışmalarında “negatif barış” ile “pozitif barış” arasında ayrım yapar.
Ona göre, “negatif barış” barışın en alt düzeyidir. Negatif barış, yalnızca doğrudan şiddetin bulunmadığı durumu ifade eder. Silahlar susmuş olabilir; ancak toplumda korku, adaletsizlik, ayrımcılık, yoksulluk ve baskı devam ediyorsa gerçek anlamda barış henüz kurulmuş değildir.
Buna karşılık Galtung’un “pozitif barış” dediği durum, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; adaletin, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün, eşitliğin ve demokratik kurumların işler hale gelmesiyle ortaya çıkar. Pozitif barış, insanların yalnızca ölmediği değil, onurlu ve özgür yaşayabildiği bir toplumsal düzeni ifade eder.
Bu ayrım bugün Türkiye açısından son derece öğreticidir.
Silahların susması elbette büyük bir kazanım olur.
Ama eğer Parlamento etkisizleşiyorsa…
Toplum süreçten dışlanıyorsa…
Hukuki belirlilik zayıflıyorsa…
Yürütmenin takdir alanı daha da genişliyorsa…
O zaman yalnızca çatışmanın sona ermesinden söz edebiliriz; gerçek anlamda demokratik bir barıştan değil.
Gerçek barış; hukukun üstünlüğünün güçlendiği, demokrasinin derinleştiği, eşit yurttaşlığın güvence altına alındığı ve hiç kimsenin kendisini dışlanmış hissetmediği bir siyasal düzenin kurulmasıdır.
Roma’da Cicero’nun iki bin yıl önce işaret ettiği ortak yarar fikri de, Montesquieu’nun kuvvetler ayrılığı ilkesi de bugün aynı gerçeği hatırlatmaktadır:
Devleti güçlü yapan, yetkinin tek elde toplanması değil; hukukun kurumlar aracılığıyla işlemesidir.
Bu nedenle bugün Türkiye’nin önündeki tercih yalnızca “terörsüz bir Türkiye” ile “terörlü bir Türkiye” arasında değildir.
Asıl tercih şudur:
Barışı, demokratik hukuk devletini güçlendirerek mi kuracağız?
Yoksa barışı, yürütmenin siyasal alanını genişleten yeni bir yönetim aracına mı dönüştüreceğiz?
Benim cevabım nettir.
Silahların susmasına sonuna kadar evet.
Barışa sonuna kadar evet.
Ama hukukun yok sayılmasına hayır.
Parlamentonun işlevsizleşmesine hayır.
Toplumun dışlandığı süreçlere hayır.
Çünkü gerçek barış, yalnızca silahların sustuğu gün değil; hukukun konuştuğu, demokrasinin güçlendiği ve millet iradesinin hiçbir kişi ya da makamın iradesinin gölgesinde kalmadığı gün kurulacaktır.
Mevcut siyasal iktidarın, iktidarını sürdürmek için dün “ terörü” bugün “ terörsüzlüğü” paravan yapmasına, parlamentoyu taleplerini onaylayan “ göstermelik milli iradeye” dönüştürmesine, ortak olunmamalıdır.
Hangi partiden olursa olsun yurttaş milletvekillerini parlamentoya, önlerine konulan metni içeriğini bile görmeden imzalasınlar ve adeta toplumdan kaçırırcasına yasallaştırsınlar diye yollamadı.
Kamuoyuna yansıyan yönüyle işlemesi de, ortadan kaldırılması da Cumhurbaşkanının bir tek imzasına kalmış “barış” gerçek bir barış değil, tek adam rejiminin devam edeceğinin göstergesidir.
