Turgay DEVELİ Yazdı
Karşımızdaki tablo, teknik değil siyasidir; kişisel değil yapısaldır; geçici değil tarihsel bir yönelimin ürünüdür.
Bu yazının, uzun sürecek bir dizinin ilk üyesi olmasını umuyorum... Konuya direkt, Ekim 2024 tarihli bir yazımdan bir Bertell Ollman alıntısıyla başlayayım:
"1987 yılında bir grup uzay bilimci, milyonlarca galaksiden oluşan devasa bir yapının keşfedildiğini duyurdular. 'Büyük çekici' (great attractor) ismini verdikleri bu kozmik yapının güneş sistemi ve dolayısıyla da gezegenimiz ve bizim üzerimizde büyük bir çekim etkisine sahip olduğunu söylüyorlardı.
Gazetecilerin biri bu uzay bilimcilere 'Madem bu kadar büyüktü, keşfetmemiz neden bu kadar uzun sürdü?' şeklinde bir soru sorduğunda içlerinden biri, bu kadar büyük olduğu için bu sistemi görmekte zorluk çektiklerini söylemişti.
Kapitalizm de işte bu 'büyük çekici' gibi bir şeydir. İnsanların onu görememesinin sebebi 'küçük' olması değil, tam tersine onun her yerde olmasıdır. Ne kadar büyük olursa olsun, onun içinde yaşanan hayatları layıkıyla anlamlandırabilmek için bu büyük çekiciyi, kapitalizmi görmemiz kesinlikle hayati bir öneme sahiptir."
Türkiye’de ve dünyada olup biteni yalnızca demokrasi, otokrasi, enflasyon, faiz, döviz, kriz, asayiş, işsizlik gibi başlıklara ayırarak okumaya kalktığınızda, görünüşte çok şey söylemiş, gerçekte ise meselenin özünü ıskalamış olursunuz. Çünkü yaşadığımız tablo, birbirinden kopuk ekonomik "arıza"ların ya da kötü yönetim örneklerinin üst üste binmesinden ibaret değil. Daha köklü, daha derin ve uzun zamandır olgunlaşan bir çözülme haliyle karşı karşıyayız. Ücretlerin erimesi, barınmanın bir hak olmaktan çıkıp ayrıcalığa dönüşmesi, gençlerin geleceğe güvensiz bakması, suç oranlarının tavan yapıp suça sürüklenen çocuk kavramının her evde tartışılır olması, ruhsal çöküntülerin yaygınlaşması, halk sağlığının alarm veriyor olması ve diğerleri; bunların hiçbiri tesadüfen yan yana gelmiş ve birden yayılmış değildir. Türkiye’de de dünyada da yaşadığımız kriz, sadece kötü yönetim değil; piyasanın her şeyin önüne geçtiği, insanın, emeğin, ailenin, gençliğin ve sağlığın üzerine çıkartılmasıyla oluşan bir düzen krizidir.
Gündelik tartışmalarda birbirinden bağımsızmış gibi ele alınan sorunların, gerçekte nasıl aynı kaynaktan beslendiğini anlatmak, özellikle de köşe yazısı formatına sığdırmak kolay değil. Bugünün Türkiye’sinde gençlerin neden daha kaygılı, daha yorgun, daha öfkeli ve daha umutsuz olduğunu konuşacaksak, bunu yalnızca toplumsal ya da bireysel psikolojinin sınırları içinde yapamayız. Gençlerden bahsederken aile ve toplum yapısındaki aşınmayı ele alacaksak, bunu yalnızca moderniteye dair ya da ahlakçı yakınmalarla açıklayamayız. Toplum yapısına girmişken sosyal medyanın hayatlarımız üzerindeki tahribatını anlamaya çalışacaksak, meseleyi birkaç teknoloji şirketinin eleştirisine indirgememiz yetmez. Kiraları, ücretleri, borçlanmayı, çalışma rejimini, toplumun bireyselleşmesi ve insanların yalnızlaşmasını, gösteriş ve tüketim toplumunu, genç kuşakların umutsuzluğunu ve öfkesini, toplumların zihinsel-bedensel yıkımını tek tek değil, aynı büyük dönüşümün parçaları olarak ele almak zorundayız. Çünkü karşımızda, yalnızca Türkiye'de de değil, tüm dünyada, yalnızca ekonomik bir kriz değil, insanı, toplumu ve yurttaşlığı yeniden biçimlendiren tarihsel bir düzen krizi bulunuyor.
Adını açık koymakta yarar var: Son kırk yıldır bütün dünyaya dayatılan neoliberal küreselleşme modeli, yalnızca üretim biçimlerini, ticaret ilişkilerini ya da devletlerin ekonomi politikalarını değiştirmedi; insan ilişkilerini, aileyi, gençliği, kent yaşamını, zamanı kullanma biçimimizi, hatta kendimizi algılama tarzımızı da dönüştürdü. Bu model, kamusal olanı budadı, ortak olanı küçümsedi, toplumsal dayanışmayı zayıflattı; buna karşılık rekabeti, bireysel kurtuluş masallarını, ölçüsüz tüketimi ve sınırsız piyasa tahakkümünü hayatın merkezine yerleştirdi. Sonuçta ortaya çıkan şey, yalnızca gelir dağılımında bozulma değil, çok daha ağır bir toplumsal hasar oldu. İnsanlar daha çok çalıştıkları halde daha az güvende, daha çok bağlantı kurdukları halde daha yalnız, daha görünür oldukları halde daha değersiz hissediyor.
Türkiye bu hikâyenin kıyısında duran bir ülke değil; tersine, onun en sert laboratuvarlarından biridir. 24 Ocak kararlarından, 12 Eylül’ün yarattığı siyasal iklimden, Gümrük Birliği ve IMF-Dünya Bankası patentli yeniden yapılanma süreçlerinden bu yana ülkenin üzerine giydirilen ekonomik elbise, yalnızca üretim düzenini değil, toplumun sinir uçlarını da tahrip etti. Yıllardır değişik siyasi tabelalar altında bize sunulan tercihlerin çoğu, özünde aynı ideolojinin farklı tonları olduğu için, yurttaşın hayatında esaslı bir iyileşme yaratmadı. Bu yüzden bugün karşı karşıya olduğumuz yıkım, yalnızca bir iktidarın kötü uygulamalarının sonucu olarak okunursa eksik kalır; zira aynı zemine basarak başka bir ufka ulaşmak mümkün değildir. Bu gerçeği görmeden, yaşanan çöküşün sadece görünen yüzleriyle oyalanmış oluruz; neoliberalizmin ve kapitalizmin geldiği noktanın yalnızca iktisadi bir tercih değil, tüm toplumsal dokuyu belirleyen bir siyasal yönelim olarak incelenmesi gerektiğine uyanamayız.
Meseleye gençlerden başlamak bu yüzden önemlidir. Çünkü çağın bütün çelişkileri en çıplak haliyle onların hayatında görünür hale geliyor. Okumaları söylendi, okudular; kendilerini geliştirmeleri istendi, didindiler; yabancı dil, sertifika, yüksek lisans, staj, mülakat, sınav, beceri, performans denilerek hayatlarının en güzel yılları geçti. Buna rağmen karşılarına çıkan manzara güvenceli bir yaşam değil, düşük ücret, yüksek kira, bitmeyen borç, ağır çalışma koşulları ve sisli bir gelecek oldu. Dünyanın dört bir yanında genç kuşakların istisnasız olarak yüksek düzeyde kaygı, tükenmişlik ve ruhsal çöküntü yaşadığı gerçeği boşuna değil; çünkü neoliberal düzen, onlara bir gelecek vaat etmek yerine, bitmeyen bir yeterlilik sınavı dayatıyor. Sadece gençlere de değil, herkese: Başaramadıysan suç sende, yetişemediysen eksik olan sensin, yorulduysan dayanıklılığın yetersiz deniliyor. Oysa bireyin kusuru diye pazarlanan şeylerin arkasında, insanı sürekli ölçen, sıralayan, kıyaslayan yetersiz bularak daha fazla çalışmaya, daha fazla kölelik yapmaya, daha fazla tüketmeye zorlayan ve sonunda tüketen bir düzenek var.
Bu köşede yazmaya başlamamdan hemen önce, Eylül 2020 tarihinde kendi blogumda yayımladığım bir yazıda şu ifadeyi kullanmıştım:
"İçinde yaşadığımız Türkiye’den ve bu düzenden herkes rahatsız. AKP’liler, MHP’liler, CHP-İYİP-HDP’liler, beyaz yakalılar, memurlar, işçiler, EYT’liler, kadınlar, Kürtler, her tür azınlık mensupları, Aleviler, gençler, emekliler, ücretli çalışanlar, çiftçi, esnaf, vs. vs. vs. bu ülkede hiç kimse mutlu değil. Herkes gündelik hayatında bin bir çeşit sorunla boğuşuyor.
İnsanlar bu düzenden nefret ediyor, ancak nefret ettikleri şeyin bu düzen olduğunun farkında değiller.
Sanki her bir grup insanın yaşadığı ayrı ayrı sorunlar birbirinden bağımsız birer fenomenmişçesine, herkes her derdinden ayrı ayrı şikayet ediyor. Oysa tüm bu sorunların kaynağı aynı adaletsiz ekonomik düzen."
Gündelik tartışmalarda birbirinden bağımsızmış gibi ele alınan sorunların, gerçekte nasıl aynı kaynaktan beslendiğini anlatmak, özellikle de bunu köşe yazısı formatına sığdırmak kolay değil de demiştim keza... Bu nedenle, bu büyük canavarın hayatımızın farklı alanlarında yarattığı ve ilk bakışta birbirinden bağımsızmış gibi görünen etkileri, birbiriyle bağlantılı bir yazı dizisi içinde ele almanın ve görünür kılmaya çalışmanın daha makul bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
Bu yazı dizisini kaleme alma nedenim, okurun karşısına bir felaket edebiyatı koymak değil, tam tersine, dağınık görünen sorunların ortak kaynağını görünür kılmanın, çözümün de ilk adımı olduğuna inanmam. Yaşadığımız şeylerin her birini ayrı başlıklar halinde ele almak, sonunda ya teknik tedbirlerle oyalanmakla ya da meseleyi bireysel başarısızlık hikâyelerine teslim etmekle sonuçlanıyor. Oysa karşımızdaki tablo, teknik değil siyasidir; kişisel değil yapısaldır; geçici değil tarihsel bir yönelimin ürünüdür. Demek ki cevap da sadece birkaç makyaj düzenlemesinde, birkaç teşvik paketinde, birkaç kişisel öğütte bulunamayacaktır. İhtiyaç duyulan şey, insanı piyasanın nesnesi olmaktan çıkarıp toplumsal hayatın öznesi haline getirecek yeni bir kamucu, halkçı ve dayanışmacı yöneliştir. Yazılarımda tekrar tekrar vurguladığım “yüz değişikliği değil, hat değişikliği” çağrısı da zaten bu doğrultudadır.
Türkiye'nin gündemi malum yoğun, aralara farklı konular girmediği takdirde önümüzdeki haftalarda bu konudan devam etmek üzere burada bırakalım...
