Av. Mustafa ÇİNKILIÇ Yazdı
Türkiye’de yargı kararları gerçekten yalnızca dosyadaki hukuki ve maddi verilere göre mi veriliyor?
Bu soruyu sormak için Kütahyalı’yı sevmek ya da sevmemek gerekmez. Adaletin gerçek sınavı, özellikle fikirlerini benimsemediğimiz kişiler söz konusu olduğunda da aynı ölçüyü savunabilmektir.
Mayıs ayında Adana merkezli 21 ili kapsayan yasa dışı bahis, nitelikli dolandırıcılık, rüşvet ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama soruşturması kapsamında 198 kişi hakkında gözaltı kararı verildiğini basından öğrendik .
MASAK raporları, banka hareketleri, teknik takip, dijital materyaller, kripto varlık analizleri ve HTS kayıtlarına dayandırılan soruşturmada çok sayıda kişi tutuklandı. Yandaş TV’lerde yorumcu diye sunulan Rasim Ozan Kütahyalı da 18 Mayıs’ta tutuklananlar arasındaydı.
Bu aşamada tablo, olağan bir soruşturma süreci olarak değerlendirilebilir: Kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri varsa, kişi kim olursa olsun soruşturma makamları harekete geçebilir. İktidara yakınlık ya da uzaklık bu değerlendirmeyi değiştirmez.
Özellikle iktidara yakın kişiler “hiç kimse adalet karşısında imtiyazlı değildir” açıklamalarını da bu çerçevede yapılmış, Türkiye’nin kişi ayrımı yapmayan , bir hukuk devleti olduğunu vurgulamışlardı.
Bir hukuk devletinde, tutuklama da tahliye de aynı kurallar içinde, somut ve denetlenebilir gerekçelerle yapılmak zorundadır.
Çünkü tutuklama bir ceza değil, istisnai bir koruma tedbiridir. Anayasa ve CMK uyarınca kuvvetli suç şüphesi bulunması , adli kontrol tedbirlerinin yetersiz olması ve bunların da açıklanması koşuluyla tedbir olarak tutuklama müessesesine başvurulabilir . Anayasa Mahkemesi de bu standardı sürekli vurgulamaktadır.
Edindiğimiz ve resmi belgelerle doğrulanması gerektiğini belirttiğimiz bilgilere göre, Kütahyalı hakkında tutukluluğun devamı yönünde karar verildikten kısa süre sonra savcılığın yeni bir mütalaa ile tahliye yönünde görüş bildirdiği ve bunun ardından tahliye kararı verildiği anlaşılmaktadır.
Burada temel soru şudur: Ne değişti?
Aynı dosyada birkaç gün içinde hangi yeni bilgi ortaya çıktı?
Yeni bir MASAK raporu mu geldi?
Yeni bir banka ya da dijital inceleme mi tamamlandı?
Kaçma veya delil karartma riskini ortadan kaldıran yeni bir durum mu oluştu?
Yoksa yalnızca değerlendirme mi değişti?
Elbette savcı da hakim de yeni delil veya yeni hukuki durum karşısında kanaatini değiştirebilir. Ancak bunun tek şartı, bu değişikliğin açık, somut ve denetlenebilir biçimde gerekçelendirilmesidir.
Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımı da bunu gerektirir: Tutuklama, tutukluluğun devamı ve tahliye kararları; kuvvetli suç şüphesi ve ölçülülük dahil olmak üzere somut olgularla açıklanmalıdır.
Dolayısıyla tartışma yalnızca “neden tahliye edildi?” sorusuyla sınırlı değil. Asıl konu, kısa süre içinde değişen kararların hangi somut gerekçelere dayandığının kamuoyuna açıklanıp açıklanmadığıdır.
Eğer gerçekten yeni delil veya yeni bir hukuki durum varsa, bu hukuk devleti açısından olumlu bir durumdur. Yanlış bir tutuklamanın düzeltilmesi de sistemin gereğidir. Ancak hiçbir yeni gelişme yoksa ve karar değişikliğinin gerekçesi açıklanmıyorsa, bu durum yargıya duyulan güveni zedeler.
Zaten son yıllarda bu güven ciddi biçimde yıpranmış durumda. Gazetecilerin haberleri nedeniyle tutuklanması, sosyal medya paylaşımlarının soruşturma konusu olması, mizah içeriklerinin dahi cezai süreçlere konu edilmesi ve kişilerin tutuklanması bu algıyı güçlendiriyor.
Bu nedenle mesele kişisel değil, ilkeseldir.
Aynı itiraz, iktidara yakın ya da uzak fark etmeksizin herkes için geçerli olmalıdır. Kural kişiye göre değişiyorsa, ortada hukuk değil güç ilişkisi vardır.
Tocqueville ve Montesquieu’nun işaret ettiği gibi, denetlenmeyen güç zamanla kendi iradesini ölçü haline getirir.
Bu yüzden yargı kararlarının gerekçeli, anlaşılır ve denetlenebilir olması yalnızca teknik bir zorunluluk değil, demokratik düzenin temelidir.
Bugün asıl risk, insanların “tutuklama bir talimatla mı geliyor, tahliye bir yönlendirmeyle mi oluyor?” sorusunu sormaya başlamasıdır. Bu algı oluştuğunda tartışma tek tek dosyaları aşar ve sistemin niteliğine yönelir.
Bu soruya verilecek güvenli cevap, ancak şeffaf gerekçelendirme ile mümkündür. Savcının neden görüş değiştirdiği, hakimin hangi yeni olgulara dayanarak karar verdiği açıkça ortaya konulmalıdır. Çünkü önemli olan sadece karar değil, o karara nasıl ulaşıldığıdır.
Hukuki gerekçelerle mi? Talimatla mı?
Rasim Ozan Kütahyalı suçlu da olabilir, suçsuz da. Bunu belirleyecek olan kamuoyu değil, mahkemedir. Kesin hüküm verilene kadar herkes masumiyet karinesinden yararlanır. Aynı şekilde hiç kimse de siyasi konumu nedeniyle hukukun üstünde değildir.
İktidara yakınlık suçtan muafiyet sağlamaz; muhalif olmak da suçluluk anlamına gelmez.
Aynı ölçü herkes için geçerliyse düzen vardır; değilse keyfilik.
Bu nedenle tartışma Kütahyalı’nın şahsından çok daha geniştir. Asıl mesele, tutuklama ve tahliye kararlarının hangi standartlara göre verildiğine duyulan güvendir.
Eğer yurttaş bu kararlara güvenemiyorsa, bu yalnızca yargı sorunu değil, demokratik düzen sorunudur. Çünkü demokrasi, iktidarın istediğini yapabilmesi değil, kuralların iktidarı da bağlamasıdır.
Amacımız , bir kişinin tutuklanıp bırakılması değil, herkes için öngörülebilir ve eşit işleyen bir düzenin var olup olmadığını sorgulamaktır.
Bu sorgulama sonucunda varılacak nokta, yalnız bugünü değil, Türkiye’nin geleceğini de belirleyecektir.