Bu yazı dizisi kapsamında geçtiğimiz beş haftada, insan hayatının her yönden nasıl kuşatıldığının, hayatın nasıl ağırlaştığının detaylarına girdik. Kendisine verilen bütün gelecek vaatleri boşa çıkan, ne okuduğu okulun ve aldığı diplomanın, ne yaptığı işin ve verdiği emeğin bir önemi, bir karşılığı olmayan; hayatı hayatta kalma mücadelesiyle geçen, tüm teselli imkanları elinden alınmış, tüketime, dört duvar arasına ve ekran karşısına hapsedilmiş yorgun, yalnız, bıkkın ve umutsuz milyonların hayat öykülerini takip ederek buraya geldik. Geldiğimiz noktada, bu kadar kuşatılmış bir hayatın, insanın zihninde, bedeninde ve toplumun genel sağlığındaki karşılığına bakmamız gerekir. Geçen haftaki yazımın son cümlesinde, "Hasta olan yalnızca insanlar mı, yoksa hayatı kurma biçimimizin kendisi mi?" sorusunu sormuştum.
Retorikten çıkıp, somut gerçekliklere bakalım. Bu yazıyı daha az yorum ve daha çok istatistik üzerine kurmanın yeterli olduğu kanaatindeyim, zira 1980'li yıllardan itibaren hız kazanan küreselleşme ve neoliberalizmin hayatlarımız üzerindeki etkilerinin hissedilmeye başlandığı 90'lı yıllardan itibaren ortaya çıkan istatistikler, yoruma gerek bırakmıyor. Bilançoya bakalım:
Bilançomuzun ilk kalemi ruh sağlığı. Dünya nüfusunun ruh sağlığı giderek bozuluyor ve rakamlar artık kişisel huzursuzlukların çok ötesinde bir tabloya işaret ediyor. 1990 ile 2023 arasında ruhsal bozukluklar, dünya çapında sağlık kaybına yol açan nedenler sıralamasında 12’ncilikten 5’inciliğe yükseldi.
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2025’te yayımladığı verilere göre dünyada bir milyardan fazla insan ruh sağlığı bozukluklarıyla yaşıyor. Kaygı bozukluğu, yani anksiyete yaşayanların sayısı 2021 itibarıyla 359 milyona ulaşmış durumda ve bu sayı 1990’dan bu yana yüzde 50’den fazla artmış görünüyor.
Yalnızca 2015 yılında dünya nüfusunun yüzde 4’ü, yani 300 milyondan fazla kişi, depresyon geçirdi. Bu rakam, on yıl içinde yüzde 18‘lik bir artış anlamına geliyor. OECD ülkelerinde antidepresan tüketimi 2013-2023 arasında sadece on yılda yüzde 40'tan fazla artış gösterdi; birçok gelişmiş ülkede ise iki kattan fazla arttı.
Yük özellikle yeni nesilde, çocuklarda çok erken beliriyor: Dünyada 10-19 yaş arasındaki her yedi ergenden biri bir ruhsal bozuklukla yaşıyor. ABD’de yaklaşık 1,8 milyon çocuk üzerinde yapılan bir çalışma, çocukların ruh sağlığı ile ilgili tanılarının 2014-2023 arasında belirgin biçimde arttığını, kaygı bağlantılı hekim ziyaretlerinin ise on yılda yüzde 300 yükseldiğini gösteriyor.
Yetişkinlerde de manzara farklı değil: Alman sigorta şirketi AXA tarafından uluslararası kamuoyu araştırma şirketi Ipsos'a yaptırılan "Ruh Sağlığı Raporu 2024" akıl almaz rakamlarla dolu.
Rapora göre Almanların yaklaşık yüzde 31'i halihazırda ruhsal bir bozukluktan muzdarip. ABD'de ise yetişkin nüfusun yüzde 40'a varan bir kesimi depresyon, anksiyete bozukluğu ya da yeme bozukluğu gibi ruhsal hastalıklarla mücadele ediyor.
Türkiye’de de yön aynı. Türkiye, yüzde 38 ile listede ikinci sırada yer alıyor. Sadece bir yıl öncesine, yani 2023 rakamlarına göre dahi rakamlarda yüzde 6-8 arası bir artış var, durum her yıl daha kötüye gidiyor.
Rapora göre gençlerin durumu daha da endişe verici: 18-24 yaş arası tüm katılımcıların yüzde 43'ü ruhsal bir hastalığı olduğunu belirtiyor.
Türkiye'de 18-24 yaş grubundakilerin yüzde 58'i, 25-34 yaş grubundakilerin yüzde 45'i bir ruhsal bozukluğa sahip. Genel 18-34 yaş grubunda oranlar ABD'de yüzde 52, Almanya'da yüzde 40.
SGK verilerine göre antidepresan kullanımı 2014’te 39 milyon kutu iken 2024’te 65 milyon kutuya yükseldi; sadece on yıldaki artış neredeyse yüzde 70...
Daha fazla uzatmayacağım. Konuyla ilgili pek bilgisi olmayan biri olarak, çok kısa bir araştırma sonucu ulaştığım rakamlardan bazıları bunlar... Hangi kaynağa, hangi araştırmaya, hangi ülkeye bakarsanız bakın, gidişat tek bir yöne doğru. Rakamlar korkunç, akıl almaz... Hızlıca okuyup geçen okurların dönüp bu rakamlara tekrar bakmalarını ve bu rakamların altında yatan tablo üzerinde düşünmelerini şiddetle tavsiye ederim. Bu tablo artık dar anlamda bir klinik mesele değil; çağın genel ruh halini yansıtmaktadır ve toplumsal basıncın hangi yöne doğru ilerlediğini net bir şekilde göstermektedir.
Çocuklar ve gençler ekranlara hapsolarak, hem mental, hem fizyolojik gelişimlerine zararlı olduğu araştırmalarla kanıtlanmış sosyal medyanın kıskacında; akran baskısının, fiziksel mükemmellik standartlarının, uyum için tüketim zaruriyetinin daha önce görülmemiş formlarına maruz kalarak büyümeye çalışıyor. Giderek daha fazla insan uyuyamıyor, sakinleşemiyor, dikkatini toparlayamıyor, gündelik hayatın yükünü taşıyamıyor; giderek daha fazla insan ayakta kalmak için kimyasal, psikolojik ya da davranışsal bir desteğe ihtiyaç duyuyor.
Bir ek not olarak, bu arayışın etrafında büyüyen ekonomi de aynı hikâyenin başka bir kanıtıdır. Küresel 'iyi olma (well-being) ekonomisi'nin boyutu dünyanın ekonomik büyümesinin çok ötesinde büyüyerek 2013’ten bu yana iki katına çıktı ve 2024’te 6,8 trilyon dolara ulaştı. Ruhsal iyilik hali, yoga, meditasyon, sağlıklı beslenme, kişisel bakım, spor, yaşam koçluğu, uyku ve nefes egzersizleri, uzun yaşama odaklanma, zayıflama ve benzeri alanlar artık yalnızca kişisel tercihlerden oluşan dağınık bir toplam değil; çağın en büyük sektörlerinden biri. İnsanların kendilerini iyi hissetmek için bu kadar büyük bir pazara yönelmesi, yalnızca bilinçlenmenin değil, aynı zamanda derin bir iyi olamama halinin de göstergesidir. Kimse başarılı da mutlu da olamıyor, çareyi 'mezhebine' göre farklı yerlerde arıyor.
Devam edelim... Bilançomuzun ikinci kalemi beden sağlığı ve burada da tablo daha hafif değil. Önceki yazılarda çapını ifade etmeye çalıştığım, hayat tarzlarımızda ve şehirlerimizde yaşanan değişimlerin etkisi görülüyor.
OECD’nin 2025 yılı istatistiklerine göre dünyada yetişkinlerin yüzde 30'unun, yani 1.8 milyar insanın; Türkiye'de ise yüzde 44’ünün yeterli fiziksel aktivite yapmadığı görülüyor. Tüm dünyada ergenlik çağındaki gençlerin tamı tamına yüzde 81'i, en çok koşturacakları yaşlarda yeteri kadar fiziksel aktivitede bulunmuyor. Sonuç:
Size ihtiyacımız var. Boş bir trafiğe, doldur boşalt bir siteye, sosyal medyada veya arama motorlarında "tutan" haberlere takılanlara değil, soL Haber'i gerçekten okuyup yaşamı anlamaya çalışanlara. Bu yüzden hiç reklam almıyoruz, boş değil dolu içeriğe odaklanmak istiyoruz. Bunun karşılığı, sizin desteğiniz olmalı. Gelirimizi artırmak için size güveniyoruz.
Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünyada her sekiz kişiden biri obezite ile yaşıyor; yetişkin obezitesi 1990’dan bu yana iki kattan fazla, ergen obezitesi ise dört kat arttı. Çocuk ve ergenlerde fazla kiloluluk oranı 1990’da yüzde 8 iken 2022’de yüzde 20’ye yükseldi. Türkiye’de de obezite rakamları alarm veriyor. TÜİK’in Türkiye Sağlık Araştırması verilerine göre 15 yaş üstünde obezite oranı kadınlarda yüzde 23,6, erkeklerde yüzde 16,8’e çıktı.
Geçtiğimiz yıldan itibaren ABD'de bomba etkisi yapan kilo verme ilaçları da bu tabloya ilişkin veri sunuyor. Kilo verme hapları sadece iki yıl içerisinde tarihin en çok gelir getiren ve kârlı ilaçları olma rekorlarını ele geçirdi. Ayda 1000 dolar civarı bir fiyatı olan ve yaklaşık 18 ay kullanılması gereken bu ilaçları, şimdiden ABD'de yetişkin nüfusun yüzde 12'sinin kullandığı tahmin ediliyor. Bu ilaçlara sadece ABD'de harcanan paranın büyüklüğünü hesaplamaya kalkarsanız telefonunuzun hesap makinesinin tüm sıfırları gösteremediğini fark edeceksiniz, yakında tüm dünyaya yayılmaya başlayacak böyle bir pazardan bahsediyoruz...
Küresel Hastalık Yükü Çalışması verilerine göre kronik hastalıklar tarihte ilk kez bulaşıcı hastalıkları geride bırakıp dünya genelinde bir numaralı ölüm nedeni haline geldi. Bu, tıpla alakası olmayan bizim gibi sıradan insanlar için anlamsız bir bilgi gibi görünse de, aslında çok manidar bir gelişme.
İnsanlığın binlerce yıllık hastalık geçmişi tek bir günde değil, tıp dünyasının "Epidemiyolojik Geçiş" dediği büyük dalgalar halinde ve özellikle son 30-40 yılda kökten değişti. Bu dönüşüm, yani insanların artık virüs ve bakterilerden değil de kalpten, tansiyondan, diyabetten ölüyor olması, yaşanan siyasi ve ekonomik değişimlerin sonuçlarını yansıtması bakımından da ilgi çekicidir.
Bu değişime giden ilk dönüm noktası aslında bir başarı hikayesidir ve kamusal sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması ile insanlığın bulaşıcı hastalıklarla mücadelede kazandığı başarıdan dolayı yaşanmıştır. 1950’lerde antibiyotik, temiz su ve aşıların yaygınlaşmasıyla tüberküloz ve sıtma gibi kitlesel bulaşıcı hastalıklar tarihte ilk kez geriletilmiştir. Bu mücadele, devletlerin gerek ekonomiler ve sağlık gibi kritik sektörler üzerindeki ciddi gücü ve etkisi sayesinde, gerekse de bilimsel araştırmalardaki kamu yararını önceleyen birincil rolü sayesinde efektif bir şekilde gerçekleştirilebilmiş ve başarıya ulaşmıştır.
Devletlerin bu rolü sadece bulaşıcı hastalıklarla mücadele, kitlelerin temiz suya erişmesi, aşıların geliştirilmesi gibi konularla sınırlı kalmamıştır elbet. Bugün dünyada yaygın olarak kullanılan ve özel sektörün 'dinamizmine' atfedilen teknolojilerin neredeyse tamamının bu dönemlerde devletler tarafından finanse edilen ya da direkt gerçekleştirilen araştırmalara dayanması; üstüne, devletlerin bilim ve akademideki rolünün azaltılmasıyla bilimsel gelişmenin yavaşlaması da tesadüf değildir tabii, ama bunlar başka bir yazının konusu...
İnsanlığın hastalık geçmişinin asıl büyük ve korkunç küresel kırılması ise 1990'lı yıllarla birlikte gerçekleşti. Bu ne yazık ki bir başarı hikayesi değil, değişen hayatın kronik hastalıkları artırmasının bir ürünüdür. Küreselleşmenin patlamasıyla fast-food zincirleri, endüstriyel tarımın çıktıları ve aşırı işlenmiş gıdalar gelişmekte olan ülkelere bir çığ gibi yayıldı. Ardından 2000’lerden günümüze uzanan son dalgada fabrikasyon gıdalar, hareketsizlik, kentleşme ve dijitalleşmenin (akıllı telefonlar, ekran süreleri, aşırı hareketsizlik) zirve yapmasıyla birlikte kalp-damar hastalıkları gibi kronik hastalıklar tırmanışa geçti ve bu kriz tam bir küresel salgına dönüştü. Öyle ki, kronik hastalıkların tüm ölümlerdeki payı bugün %74-75 gibi akılalmaz bir seviyeye fırladı.
Kısacası insanlık, binlerce yıl boyunca doğadaki mikroplardan ve salgınlardan ölürken önce bunları yendi, sonrasında ise kendi yarattığı ekonomik sistemden, modern yaşam tarzından, çevresel faktörlerden ve endüstriyel gıdalardan ötürü kitlesel olarak hastalanıp ölmeye başladı.
Bu krizin mali faturası ise apayrı bir boyutta: Kronik hastalıklarla mücadele, dünyada tüm sağlık harcamalarının yüzde 70-80'ini oluşturuyor. Sağlık harcamalarının gelişmiş ülkelerde bütün gayrisafi yurtiçi hasılanın ortalama yüzde 10'unu oluşturduğu düşünülürse rakamın büyüklüğü daha net anlaşılabilir.
Küresel salgının rakamlarına bakmaya devam edelim. Günümüzde Batı ülkelerinde yaşayan insanların aldığı günlük kalorilerin yüzde 50 ila yüzde 60'ı gibi endişe verici bir kısmını aşırı işlenmiş hazır gıdaların oluşturduğu hesaplanmış. Türkiye'de ise bu rakam, sıkı durun, yüzde 70... Araştırmalara göre bu işlenmiş gıdaları tüketmeyi sadece yüzde 10 oranında artırmak bile genel kanser riskini yüzde 2 artırıyor. Yine araştırmalara göre şehirlere göç eden insanların işlenmiş yağ ve şeker tüketimi, hayat tarzı değişimleri ve tüketilen gıdanın niteliği sebebiyle yüzde 27 oranında artıyor. Şehirlerde yaşayanlar 1980'de dünya nüfusunun yüzde 39'uyken bugün yüzde 57'sine yükselmiş durumda.
Haliyle şu istatistikler de tesadüf değil: Son 30 yılda, 50 yaş altı insanlarda görülen kanser vakalarında yüzde 79.1'lik devasa bir artış yaşandı, erken yaş kanser ölümleri ise yüzde 27,7 arttı. Küresel diyabet ölümlerinde yüzde 132'lik bir artış, kalp hastalıklarında ise yüzde 44.8'lik bir artış var. Okurdan tekrar rica ediyorum, bu rakamları dönüp dönüp tekrar okuyun. (İstatistiklerin tamamı resmi rakamlardır, kısa bir araştırmayla isteyen doğrulayabilir.)
Bu rakamlar yalnızca tıbbi bir uyarı değil; beslenme biçiminden yediklerimizin içeriğine ve hareketsizliğe, çevresel maruziyetlerden şehir hayatına uzanan daha geniş bir dönüşümün yansımalarıdır. Gıda ve tarım politikalarının, şehir hayatının, çalışma biçiminin, hareketsizliğin, geçim derdinin, hayatta kalma mücadelesinin yarattığı stresin ve önceki haftalarda değindiğim her şeyin birlikte ürettiği bir sonuçtur.
Gıda ve tarımın liberalize edilmesi ve endüstriyelleşmesi, devletlerin etkisi ve kontrolünün azaltılması, pestisitler, tüketim toplumunun ve (bilinçli) denetimsizliğin beslediği mikroplastik, hava, su ve genel çevre kirliliği, işlenmiş ürünler, ucuz ve zehirli kalori bolluğu ve sağlıklı gıdaya erişimdeki sınıfsal farklar, insan bedeninin içine kadar giren bir düzen kuruyor.
Ruh sağlığı ve beden sağlığından sonra devam edelim: Bilançomuzun üçüncü kalemi halk sağlığı. Uyuşturucu tüketim rakamlarındaki patlama, modern yaşam tarzı krizleri ve ruhsal bozukluklardaki küresel yükselişi birebir yansıtırken; ucuz sentetik maddeler dünya genelinde ve bölgesel çapta benzeri görülmemiş bir sağlık acil durumu yaratıyor. Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi'nin (UNODC) 2025 Dünya Uyuşturucu Raporu'na göre, dünya genelinde 316 milyon insan geçtiğimiz yıl uyuşturucu kullandı. Bu oran 15 ila 64 yaş arasındaki tüm dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 6'sına denk geliyor. OECD ülkelerinde ise 2023’te 15-64 yaş grubunun yaklaşık yüzde 9’u son bir yılda yasadışı madde kullandığını bildirdi; Avustralya’da bu oran yüzde 18'e, ABD’de yüzde 25’e çıkıyor.
Bu durum, uyuşturucu kullanımında sadece on yıl içinde yüzde 28.4'lük korkunç bir artışa işaret ediyor. Bu kriz, küresel üretimi rekor kırarak 3.708 tona (sadece tek bir yılda %34'lük devasa bir artış) ulaşan bir kokain pazarının yanı sıra, alt gelir grubunu hedefleyen tamamen sentetik uyuşturucuların yaptığı patlamayla daha da körükleniyor.
Türkiye'de de veriler yaklaşık 10 milyon insanın şu anda madde veya davranışsal bağımlılıklarla mücadele ettiğini gösteriyor. Ülke genelinde sırf madde kullanımıyla ilgili yaklaşık 800.000 aktif denetimli serbestlik dosyasının bulunması, adalet ve sağlık sistemlerinin altında olduğu muazzam bir baskının bir yansıması. Türkiye metamfetamin ve türevi maddeler nedeniyle ciddi bir halk sağlığı tehdidiyle karşı karşıya olmakla birlikte, yetersiz olmakla eleştirilen haliyle dahi narkotik operasyonları yüzde 55.7 artarak ele geçirilen uyuşturucu madde miktarında yüzde 39'luk bir artışa yol açmış. Dünyadan farklı olarak Türkiye özelinde alkolden alınan yüksek vergilerin de uyuşturucu kullanımındaki bu artışta etkisi olduğu şüphesiz.
Bir diğer toplum sağlığı konusu online bahis ve kumar salgını. Dünyanın baş döndürücü bir hızla dijitalleşmesi, yerel kumarhaneleri ve spor müsabakalarını akıllı telefon uygulamalarına dönüştürerek küresel kumar ve bahis sektöründe korkutucu bir büyümeyi tetikledi. Küresel oyun pazarı verilerine göre, küresel kumar pazarının 2026 yılının sonuna kadar 876 milyar dolar gibi astronomik bir seviyeye ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu durum, her yıl yüzde 12’ye yakın bir hızla büyüyen online bahislerdeki eşi benzeri görülmemiş artıştan besleniyor. Bu zahmetsiz erişim, kumar bağımlılığında kitlesel bir artışa yol açarak dünya genelindeki yetişkinlerin yüzde 5'ini etkisi altına aldı; bu da dünya çapında 250 milyona yakın insanın ağır kumar zararlarıyla boğuştuğu anlamına geliyor. Bunun maddi ve sosyal sonuçları ise yıkıcı: Kumar bağımlılığı olan bireyler ortalama 50.000 doların üzerinde kişisel borç biriktirirken, ağır vakalarda intihar riski genel topluma kıyasla tam 15 kat daha yüksek seyrediyor.
Türkiye büyük bir gerici karanlığın pençesi altındayken tarikat ve cemaat ağları ülkenin dört bir yanını sarmaya devam ediyor. Bu gerici abluka Türkiye’de medyayı da büyük oranda belirliyor, bu yapıların suçları medyada kendisine yer bulamıyor. soL, önümüzdeki dönemde bu haberleri güçlendirmek, karanlığın üstüne daha fazla gitmek için de okurunun dayanışmasını talep ediyor. soL’a destek olun, abone olun!
Türkiye, yasa dışı online platformlara kaymanın hızlanmasıyla bu dijital kumar ve bahis salgınından en ağır darbeyi alan hedef pazarlardan biri haline geldi. Mali suç raporları ve adli raporlar, Türkiye'deki yasa dışı bahis pazarının büyüklüğünün 2-3 yıl öncesinin rakamlarıyla dahi yıllık tahmini 50 milyar dolara fırladığını ve başta 15-25 yaş arası genç erkekler olmak üzere 5 milyondan fazla vatandaşı ağır bir bağımlılık döngüsüne hapsettiğini ortaya koyuyor. Son 3 yılda Türkiye genelinde kumar bağımlılığı nedeniyle hastanelere ve kliniklere yapılan başvuru sayısı tam 2.5 kat artmış ve Yeşilay Danışmanlık Merkezlerine yapılan tüm başvuruların üçte birini kumar bağımlılığı vakaları oluşturur durumda.
Fazla detaya girmeye gerek yok, zira herkes durumun vehametini çevresinden ve kamuoyuna yansıyanlardan dolayı az çok biliyordur. Kumar ve bahisin istatistiklere yansımayan başka bir etkisi ise daha derin organize suç ağlarına (örneklerini hepimiz biliyoruz), ailelerin tamamen iflas etmesine ve aile içi şiddete doğrudan bir kapı aralamasıdır. Kısacası toplumun çözülmesi, birbirinden bağımsız görünen alanlar ve konular ayrı ayrı incelenerek anlaşılabilecek gibi değil...
Son olarak, yakın zamanda gündemde bolca yer kaplayan suça sürüklenen çocuk konusu da bahsettiğim genel çözülmenin bir semptomundan fazlası değildir. İstatistikler o kadar çok paylaşıldı ki tekrarlamaya gerek duymuyorum. Israrla vurgulanması gereken nokta şudur ki, suça sürüklenme, mağduriyet, bağımlılık, şiddet ve dijital suçlar aynı toplumsal krizin farklı yüzleridir. Suça sürüklenen çocuklar gökten zembille inmediği gibi, ülkede her işlenen şiddet vakasının suçunu Kurtlar Vadisi dizisine atarak işin içinden de sıyrılamayız ne yazık ki... Bir toplumun çocukları kolluk ve adalet sistemiyle gittikçe daha sık temas ediyorsa, bunu yalnızca ailelerin, okulların ya da kolluğun sorunu olarak görmek eksik kalacaktır. Bu veri bizlere, aslen ortak hayatın nasıl zayıfladığını anlatıyor.
Sadede gelirsek, bu bilançoyu incelediğimizde görüyoruz ki, karşımızda tek tek insanların dağınık şikâyetleriyle, yaşam tarzıyla, kuşak farkıyla, bir liderin otoriterleşmesiyle, birkaç yıllık bir ekonomik duraklamayla ve benzeri tekil gerekçelerle açıklanabilecek geçici huzursuzluklardan ya da modern hayatın doğal yorgunluğundan ibaret bir tablo yok. Hem Türkiye, hem de dünya olarak karşımızdaki tablo alarm veriyor: Ruh sağlığı göstergeleri bozuluyor, kronik hastalıklar yaygınlaşıyor, bağımlılıklar çeşitleniyor, suç oranları artıyor, suç ekonomileri ülke ekonomileriyle yarışır hale geliyor.
Liberal ekonomistlere sorarsanız, size dünya ekonomisinin aslında nasıl istikrarlı bir şekilde büyüdüğünü, global verimlilik ve üretkenlik rakamlarının nasıl düzenli olarak arttığını anlatacaklardır. Gerçek hayatta ise dünyanın dört bir yanında insanlar bir yandan ilaçta, terapide, takviyede, meditasyonda ve kişisel gelişim reçetelerinde rahatlama ararken, diğer yandan ekranlarda, kumarda, yasa dışı bahiste, kısa yoldan kazanç vaatlerinde ya da geçici unutma imkânlarında teselli arıyor.
Bunların her biri kendi başına ele alındığında farklı bir uzmanlık alanının konusu gibi görünebilir: psikiyatri, beslenme, kentleşme, güvenlik, gençlik, aile, dijital kültür... Sadece teknik birtakım ekonomik göstergelere dayanarak her şeyin yolunda olduğunu iddia etmek de böyle bir kolaycılıktır zaten. Fakat tüm bu problemler aynı dönemde, tüm toplumlarda ve benzer sınıfsal basınçlar altında birlikte büyüyor olduklarına göre, bunlara farklı birer mefhum gibi değil, daha derinlerde yatan büyük bir sorunun belirtileri olarak bakmak gerekir. Toplumların ruhsal, bedensel ve ahlaki dayanıklılığını taşıyan zemin çatlamaktadır. Kişinin sağlığı, akıl sağlığı, beden sağlığı, halk sağlığı işte bu sebeple hayatın nasıl kurulduğu sorusuna bağlanmalıdır.
O halde, tekrar tekrar vurguladığım üzere, problemleri bütüncül olarak, sorunun kaynağını aydınlatacak şekilde ele almamız zaruridir. Ruh sağlığı ücretlerden, kiralardan, borçtan ve geleceksizlikten; beden sağlığı gıdadan, kentten, çalışma düzeninden ve çevre kirliliğinden; toplum sağlığı ise tüm bunların sonucu olarak toplumda yaşanan çözülmeden ayrı olarak düşünülemez. Bu bağlantılar kurulmadan yapılan her tartışma belirtileri sayar, fakat hastalığın adını koyamaz.
Türkiye’de suça sürüklenen çocuk sayısının yükselmesi, Belçika’da kokain trafiğinin artması, ABD’de obezitenin tırmanması, Brezilya’da online kumar bağımlılığının yayılması, Hindistan’da kanser vakalarının çoğalması, Japonya’da intiharların toplumsal bir yaraya dönüşmesi, Avustralya’da gençlerin ruh sağlığı sorunlarının patlaması birbirinden kopuk, rastlantısal, yalnızca yerel kültürlerle açıklanabilecek olaylar değildir. Tıpkı tüm bu ülkelerin büyük şehirlerindeki ortak sorunun kira artışları olmasının tesadüf olmaması gibi... Elbette her ülkenin kendi tarihi, kurumları, gelir düzeyi, aile yapısı, devlet kapasitesi ve siyasal tercihleri vardır; fakat bütün bu farklı örneklerin aynı dönemde benzer yönlere doğru ağırlaşması, daha derinde ortak bir mantığın çalıştığını gösterir.
Hayatın her alanını fetheden, metalaştıran, piyasaya açan, insanın dikkatinden bedenine, yalnızlığından sofrasına, emeğinden umuduna kadar her şeyi kâr maksimizasyonunun konusu haline getiren düzen, yalnızca ekonomik sonuçlar üretmiyor; ruhsal, bedensel ve toplumsal sonuçlar da üretiyor.
Peki bu bilançonun bahsettiğim kalemlerinin karşısında, yani artı hanesinde ne var? Milyonların kaygısı, gençlerin umutsuzluğu, çocukların suça sürüklenmesi, bedenlerin hastalanması, ailelerin borç ve bağımlılıklarla dağılması, toplumların dayanışma kapasitesinin zayıflaması karşısında ne var?
Bilançonun diğer tarafında şirket kârları, varlık balonları, finansal getiriler, platform gelirleri, ilaç ve wellness pazarları, bahis ekonomileri ve en zengin yüzde birin servet artışı duruyor. Zarar hanesine kitlelerin ruhsal, fiziksel ve toplumsal sağlığı yazılırken, kazanç hanesine dar bir azınlığın büyüyen serveti yazılıyor. Bu, dengede olan ya da dengelenebilir bir bilanço değildir. Dar çevreler için yaratılan zenginlik, kaybedilen halk sağlığını, dağılan aileleri, yalnızlaşan gençleri, bozulan kentleri, kirlenen havayı, yıpranan bedenleri ve çözülen ortak hayatı telafi etmiyor.
Bu nedenle meseleleri yalnızca daha fazla hastane, daha fazla terapi, daha fazla spor salonu, daha fazla bağımlılıkla mücadele kampanyası ya da daha sert güvenlik tedbirleriyle sınırlamak mümkün değildir. Bunların her biri kendi yerinde gerekli olabilir; fakat asıl sorun, insanı ve toplumu sürekli tüketen hayat tarzının kendisidir.
Tüketime dayalı, çevreyi ve doğayı tüketen, emeği değersizleştiren, zamanı parçalayan, bedeni hareketsizleştiren, zihni sürekli uyaran, aileyi ve dayanışmayı piyasa baskısı altında ezen bu düzen değişmeden, ortaya çıkan semptomların tamamını ayrı ayrı tedavi etmeye çalışmak yetmeyecektir. Gerçek mesele, insanı piyasanın ihtiyaçlarına uydurmak değil; hayatı yeniden insanın ihtiyaçlarına göre kurabilmektir.
Bu yazı dizisine devam ederken sorulacak bir sonraki soru ise artık kaçınılmaz: Bu kadar veri, bu kadar belirti, bu kadar açık bir toplumsal alarm ortadayken siyaset ne yapıyor? Neden hâlâ meseleyi parçalar halinde konuşuyor? Yapılması gereken bütün bu semptomları üreten sistemik sorunu konuşmak iken siyaset bize ne anlatıyor?
