Av. Mustafa ÇİNKILIÇ Yazdı 

Sosyal medyada bu iki kavram bugünlerde çok dolaşımda . Önüne gelen bu kavramları atıfla ülke yönetimine bir tanım bulmaya çalışıyor. 25 yıllık iktidarın ortaya çıkarkenki söyledikleri süreçte yaptıkları ve gelinen noktaya bakıldığında, tanımlama işini çok da kolay olmadığı görülüyor.

Bir ülkeyi anlamanın yollarından biri, yalnızca kimlerin iktidarda olduğuna değil, iktidarın nasıl kullanıldığına bakmakla başlar.

 Siyaset düşüncesinin en eski sorularından biri “Kim yönetmeli?” sorusudur. Platon’dan Aristoteles’e, Machiavelli’den Max Weber’e kadar siyaset düşünürleri aslında aynı meselenin farklı biçimlerini tartıştılar: İktidar kimin elinde olmalı ve bu iktidar hangi ilkelere göre kullanılmalıdır?

 Bugün siyaset biliminin sözlüğünde bu sorulara cevap vermek için kullanılan çok sayıda “-krasi” kavramı var. Demokrasi halkın yönetimini, aristokrasi seçkinlerin yönetimini, oligarşi küçük bir grubun yönetimini, plutokrasi zenginlerin yönetimi ve benzeri…

 Peki Türkiye’ye baktığımızda hangi kavramlarla karşılaşıyoruz?

 Önce iki kavramı birbirinden ayırmak gerekiyor: Kleptokrasi ve kakistokrasi.

 Kleptokrasi, en basit anlamıyla “hırsızların yönetimi”dir. Ancak burada sözcüğü bir hakaret olarak değil, siyasal bir analiz kavramı olarak kullanmak gerekir. Kleptokratik yapılarda kamu gücü, kamusal yarar yerine iktidar çevresindeki kişilerin ve grupların zenginleşmesine hizmet eder. Kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, yolsuzluk, kayırmacılık ve hesap verebilirliğin ortadan kalkması bu yapının temel özellikleridir.

 Kakistokrasi ise “en kötülerin yönetimi” anlamına gelir. Buradaki “kötü”, yalnızca ahlaki anlamda kötü insanı değil; yetersiz, liyakatsiz, ehliyetsiz ve kamu görevini taşıyabilecek niteliklerden uzak kişilerin yönetici konumuna getirilmesini ifade eder.

 Bu nedenle kakistokrasi, “yanlış insanların doğru makamlara getirilmesi” sorununa işaret eder.

 Bir başka ifadeyle kleptokrasi, iktidarın ne için kullanıldığıyla; kakistokrasi ise iktidarın kimler tarafından ve hangi nitelikle kullanıldığıyla ilgilidir.

 Türkiye’yi yalnızca bu iki kavramla açıklamaya çalışmak da eksik kalır. Bizde maşallah her şey var…

 Max Weber’in patrimonyalizm kavramı burada ufkunuzu daha çok açıyor . Patrimonyal düzende, siyasal iktidar ve devlet yönetimi yöneticinin kişisel mülkü gibi algılanıyor. Bu yönetim şeklinde kamu ile özel alan arasındaki sınır belirsizleşir; devletin ve kamu gücünün kişisel iktidarla iç içe geçmesi söz konusu olur.

 Yaşananlara bakınca , Türkiye tartışmasını bence tam da burada yapmak gerekiyor.

 Çünkü mesele yalnızca yolsuzluk iddiaları değildir. Mesele, kamu gücünün kullanımında hukuk, liyakat, tarafsızlık ve hesap verebilirlik ilkelerinin ne ölçüde belirleyici olduğudur.

 Bir kamu görevine atanırken liyakatten önce sadakat aranıyorsa;

 Bir kamu ihalesinde rekabetten önce siyasi yakınlık önem kazanıyorsa;

 Devletin ekonomik kaynaklarına erişimde hukuk kurallarından çok siyasal bağlantılar belirleyici oluyorsa;

 Eleştiren bürokratın, bilim insanının veya hukukçunun dışlandığı; itiraz etmeyen kişinin ise ödüllendirildiği bir sistem ortaya çıkıyorsa;

 Orada yalnızca bireysel yolsuzluklardan değil, bir yönetim kültüründen söz etmek gerekir.

 

Bu yönetim kültürü için bir kavram üretilmiş. Bu yapıyı “kroni kapitalizm” deniyor.

 Sözlüklere göre , kroni kapitalizm: Siyasi bağlantılara ve nüfuza sahip kişi ve işletmelerin (vergi indirimleri, hibeler ve diğer devlet yardımları yoluyla) kayrıldığı, bunun da serbest piyasada açık rekabeti bastırdığı bir ekonomik sistem .

 Bu kavramı üretenler Türkiye’ye bakmış da yazmış gibi geliyor insana. Oysa dünyada benzer anlayışlar benzer yönetim şekilleri oluşturuyorlar.

 Böyle bir sistemde devlet bütçesi yalnızca ekonomik bir kaynak değildir. Kamu ihaleleri, ruhsatlar, imar kararları, teşvikler, kamu bankaları, özelleştirmeler ve düzenleyici kararlar siyasal gücün ekonomik sonuçlar ürettiği araçlara dönüşebilir.

 Asıl tehlike de burada başlar.

 Oysa , hukuk devletinde devletin gücü kişilere değil kurallara bağlıdır.

 Kamu görevlisi görevini iktidara değil hukuka karşı sorumluluk duygusuyla yerine getirir. İhale, birilerine kazandırmak için değil kamu yararını gerçekleştirmek için yapılır. Bürokrat, siyasal iktidarın memuru değil devletin ve hukukun görevlisidir. Mahkeme, iktidarın değil adaletin makamıdır.

 Devlet düzeninin temelini oluşturan bu ayrımlar kaybolduğunda, anayasanın ve yasaların varlığı tek başına yeterli olmaz.

 Çünkü hukuk devleti yalnızca kanunların bulunduğu bir devlet değildir. Hukuk devleti, iktidarın da hukukla bağlı olduğu devlettir.

 Türkiye açısından asıl tartışılması gereken nokta da budur.

 Bugün yaşadığımız sorunları yalnızca “ülkeyi kötü insanlar yönetiyor” diye açıklamak fazla kolaycı olur. Çünkü kötü yönetim yalnızca insanların niteliğinden kaynaklanmaz; onları ödüllendiren ve iyi olanları sistemin dışına iten kurumlardan da kaynaklanır.

 Eğer sistem liyakatli olanı değil sadık olanı yükseltiyorsa, sorun birkaç kişinin niteliğini aşmıştır.

 Eğer kamu gücünü kullananlar yaptıkları işlemler nedeniyle etkili biçimde hesap vermiyorsa, sorun birkaç yolsuzluk iddiasını aşmıştır.

 Eğer hukuk, iktidarı sınırlayan bir araç olmaktan çıkıp iktidarın tercihlerini uygulayan bir araca dönüşüyorsa, sorun birkaç mahkeme kararını aşmıştır.

 Ve eğer bütün bunlar yıllar boyunca birbirini besleyen bir mekanizmaya dönüşüyorsa, artık tek tek olayları değil, sistemin kendisini konuşmamız gerekir.

 Bu nedenle Türkiye için “kleptokrasi” ya da “kakistokrasi” demek, tek başına yeterli ve bilimsel bir rejim tanımı olmayabilir. Ama bu iki kavram, sistemin iki ciddi hastalığını göstermesi bakımından önemli.

 Kleptokrasi, kamu gücünün kişisel ve grupsal çıkarlara tahsis edilmesi tehlikesini;

 Kakistokrasi, devlet yönetiminde liyakatin yerini sadakatin alması tehlikesini gösteriyor.

 Bana göre Türkiye’nin temel meselesi, sonunda hangi “-krasi” sözcüğünü kullanacağımız değildir.

 Asıl mesele, devletin yeniden hukuk devleti haline gelip gelmeyeceğidir.

 Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.

 Sandık iktidarı belirler; hukuk ise iktidarın sınırlarını çizer. Günlerdir yaşadığımız olaylar iktidarın kendisini herhangi bir hukukla sınırlamadığını gösteriyor.

 Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir “-krasi” keşfetmek değil; iktidarın üzerinde hukuku yeniden kurmaktır.

 Çünkü mesele, ülkeyi kimin yönettiğinden önce, yönetenlerin de hukuk tarafından yönetilip yönetilmediğidir.